Müyesser Yıldız’a mektuplar; III

A+A-
Afet ILGAZ

Sevgili Müyesser;   
Bugün gene seninle küçük küçük, hayattan, siyasetten, edebiyattan ve bilhassa romandan konuşmak istiyorum. Biraz şaka, seni “içeri”nin romanını yazmaya ısındırmak istiyorum. Ne yapayım, şansımı deneyeceğim. Çünkü orası Türk tarihinin unutulmaz acılarının ve aynı zamanda verimliliğinin yaşandığı bir yer. Bunu en taze hisleriyle oradan birisi yazabilir. “Roman eğitimi” almak için, Orhan Pamuk gibi Amerika’ya gitmek gerekmez. Amerika’ya bunun için gidilip gidilmediği de belli değil. Roman yazmak için Rus yazar Gorki gibi fırın işçisi olmak da yeter. Yeter ki birikenler taşsın.

***


Uyuyana kadar okuyormuşsun. Ben de öyle yapıyorum. Gözümün biri ameliyatlı, biri de kataraktı çok ilerlemiş olmasına rağmen gözlükle okuyor ve Allah’a şükrediyorum. Belki bilirsin, rahmetli Cemil Meriç, ki Türk fikir hayatının önemli isimlerinden biridir, genç denebilecek bir yaşta görme kabiliyetini kaybetmişti. Ona, kitapları, şimdi emekli bir profesör olan kızı Ümit Meriç okurdu.

***


Kitap ve okumak deyince aklıma geldi; yanımda 19 yaşında bir kız torunum var. Eskiden beri okuma performansını bilirdim, burada daha yakından şahit oldum. Benden kitap istediği vakit, ona gençlerin ve herkesin okuduğu zıpçıktı romanlardan birini vermek istedim ama öyle bir romanım yok. Kitaplıktan Mîna Urgan’ın “Bir Dinozorun Anıları” elime geçti. Onu verdim. Çok zevkle okudu. Arkasından kitaplıkta ne bulursam onu verdiğim için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Sahnenin Dışındakiler’ini okudu. Onu da çok sevdi. Ve başka Tanpınarlar aramaya başladı. İstanbul’daki kitaplıktan annesine başka “Tanpınarlar” getirmesini söyledik. Huzur, Mahur Beste ve Yaz Yağmuru’nu özellikle okumasını istiyorum. Tanpınar’ı Aytmatov takip etti. Sonra, buradaki kitaplığımdan Milli Eğitim Bakanlığı’ndan çıkma eski kitaplarımdan birini, Marcel Proust’un “Geçmiş Zaman Peşinde” sini buldu. O kitap biraz ağırdır. Ağır ilerler yani. Her babayiğit sonuna gelemez. Bu kitapların yeni baskıları ve piyasada mevcutları var mı, bilmiyorum. Sana tavsiye ediyorum ve  “hücre”ni genişletmek istiyorum.
Kitaplar deyince; kutsal kitapları okumak da çok teselli ve tatmin edicidir. Onlardaki hikmet insana iyi gelir. Dostoyevski’nin Sibirya’daki 10 yıllık sürgününde İncil’i elinden düşürmediği söylenir. Kur’an bu anlamda hikmetleriyle önde gelir.

***


İktidarla cemaatin kılıçları çektiği ve özel yetkili mahkemeler konusunda tartıştığı şu günlerde, biraz ümitvar olmak istiyorum. Bu, her iki tarafın ileri ve geri adım atması meselesi değildir, hayatın diyalektiğidir. Halkımız  “yanlış hesap Bağdat’tan döner” diyerek bu gerçeği kendince çok büyük bir isabetle tespit etmiştir. Bu iş sonsuza kadar gitmeyecekti. Nitekim gitmiyor. Tarihe bir bakın, Türk tarihine de Dünya tarihine de. Dönemler, gerçekler, iktidarlar, rejimler birbirini kovalıyor. Üstelik artık her şeyin daha çabuk günışığına çıktığına dair bir hakikat var. Kıyamet yaklaşınca böyle olurmuş.
Halkımızın bir tespiti daha var ki altın değerinde: “Sabrın sonu selamettir.” Öyle veya böyle, sabrın sonunda size verilen imkanlara bakar, mevcut durumu değiştirecek imkanlara. Nasıl olduğuna Türk tarihi ve Dünya tarihi şahitlik ediyor. Bu yüzden en kısa zamanda sizinle ve orada tutulan dostlarımızla görüşmeyi temenni ve ümit ediyorum.
Yalnız senin yemek yememen beni düşündürüyor. Rıfat Ilgaz, duymuşsundur, ağır bir tüberküloz geçirmişti. Sanatoryumda yatarken, onu artık ümit kesilen hastaların bulunduğu bölüme aktarmışlar. Derdi ki: “Oradan çıkmayı aklıma koymuştum, bu yüzden de önüme ne getirdilerse yedim. İstemesem de sevmesem de zorla yedim.”
Bu yeme inadından sonra öyle bir hale gelmiş ki doktorlar gözlerine inanamamışlar.
Selamını aldım, teşekkür ederim. Size ve tanıdık tanımadık, bütün dostlara sevgi ve selamlarımı sunarım.

Yazarın Diğer Yazıları