Ne resepsiyon merakıymış ama!

A+A-
Afet ILGAZ

Ne zaman başladı bu resepsiyon merakı, değil de itişmesi diye düşünecek oldum. Galiba başbayanımızın Avrupa Parlamentosu’nda (doğru mu hatırlıyorum) konuşmasıyla başladı. Ayrıca resepsiyon işindeki mantıksızlıklar...
“Orada konuşuyor ama bizim Meclisimiz’de konuşamaz” demeye başladılar. Bir kaç kişi de o zaman “Bizim Meclis’imizde kaç başbayan konuştu” diye itirazda yahut hatırlatmada bulundular.
Sonra kırmızı halıda tören teftişi yaptırıldı. Alman Şansölyesinin eşiyle bizim başbayan, eşlerinin ardından yürüyerek tören kıtasını teftiş ettiler. Ben de o zaman küçücük bir cümleyle işe laf katmıştım!
“Bu teftiş zaruri mi idi? Protokola ilave etmek zaruri mi idi? Almanlar herhalde evlerine dönünce bu işe gülmüşlerdir diye düşündükçe, üzülüyorum.
Sonra düşününce şimdiye kadar hiçbir başbayanımızın kırmızı halıda yürüyerek tören kıtasını teftiş ettiğini hatırlayamadım.
Başbayanımızın yapacağı en hayırlı iş, köşkün tadilatı konusunda bütçeye o kadar trilyon lira konulmasına meydan vermemek olmalıydı. Eşlerinin yapacağı hayırlı işlerden biri de makam odaları, arabaları, danışmanları, gezilerdeki masraf konusunda o kadar müsrif olmamalarıdır ama kimse bana bir şey sormuyor. Niye en çok köşk tadilatı konusunda Özal zamanında ve şimdi, masraf yapıldığının sosyolojik ve psikolojik bir incelemesi yapılmalı.

* * *

Bu son resepsiyon hadisesinde iş iyice kızıştı. Askerler gidecek mi, CHP gidecek mi?.. Bu arada Muharrem İnce’nin “recepsiyon” buluşu diğer cevaplara
fark atıyordu.
Televizyonların hali de bir tuhaftı. Kulakları, Işık Paşa kendi resepsiyonundan çıkıp ötekine gidecek mi heyecanıyla, orduevinin kapısının önündeki muhabirlerdeydi. Çocuklar, boşu boşuna bekletildiler. Tasavvuru bile gülünç. Paşa ve komuta kademesi gazi ve şehit ailelerine: “Biraz müsaade, biz öteki resepsiyona bir gidip geliverelim” diyecekler(!)
Bana kalırsa iş türban mürban değil. Kestirmeden öyle gösterilmeye ve öyle algılanmaya çalışılıyor.
Ordu çok acı günler geçirdi, geçiriyor. Ülke büyük ıstıraplar içinde. Cumhuriyet bayramı vesilesiyle yeniden her şey tek tek hatırlandı.
Sınırlarımızın güvenliğinden emin değiliz. Satılmış topraklarımız, hatırlanması acı verecek bir düzeye ulaşmış. Cumhuriyetin “kazanımları”ndan olan KİT’ler, başka tesisler, fabrikalar elimizden çıktı. Kimsenin dikkatini çekmiyor ama çiftçimiz yabancı bankalara borçlanmış, hem de toprakları karşılığında. Papa’nın üçüncü bin yıl için açıkladığı “Hıristiyanlaştırma” hareketi hızla yol alıyor. İktidar Türk parasının yüksek değerini bir milli başarı gibi göstermeye çalışıyor. Bu yüzden ihracatımız durdu ve ithalatımız patladı. Bu yüzden de sanayimiz ağır darbeler aldı.
Televizyonlardaki ve siyasilerdeki şiddet havası, “asarım, keserim kimseye hesap vermem” havası, halk arasında şiddet ve kanunsuzluk eğilimlerini tetikledi. Sendikalar son halk oylamasındaki maddelerle çökertildi. Yargıda ne kadar kuşku uyandıran isim varsa iktidar tarafından köşe başlarına getirildi.
Füze kalkanı için, söylentilere bakılırsa, hükümet çoktan bunu kabul etmiş. Yani İran’a karşı Amerika’nın saldırılarının baş hedefi bizim topraklarımız olacak. Allah sonumuzu Almanya’nın, İkinci Dünya Harbi’ndeki sonuna benzetmesin. Çünkü hükümeti denetleyecek kurum kalmadı.
Atatürk gibi bir lider olsaydı, milli bir hükümet olsaydı Zübeyde Hanım’ım başındaki örtüye, kim bir şey demiş, gene bir şey denmezdi.

Yazarın Diğer Yazıları