Necdet Sevinç Armağanı...

A+A-
Yavuz Selim DEMİRAĞ

Yaralı ve yorgun yüreğim kaldıramıyor acıları... Tansiyon had safhada... Belki de bu yüzden son kez dokunamadım O’na... Sağlığında kadrini, kıymetini bilmeyenlerin tabutu önünde fotoğraf karesine girebilme gayretleri mideme ok gibi saplandı. İmamın çağrısına “Helal olsun” diye tiz sesleriyle cevap verenlerle aynı safta olmayı yediremedim kendime. Bırakınız hastahane ziyaretini, birkaç dakikalık telefonla hatır sormayı, bir bayram tebriğini bile Necdet Sevinç’e çok gören riya yüklü bedenlere omuzlarım değsin istemedim. Akşam gazete çıkışı O’nu otobüs durağında yolcu eder gibi el sallarken hıçkırıklarımı azad edip gözyaşlarıma yol verdim...
Fatih Camiinin avlusunda son yolculuğuna uğurlanan Necdet Sevinç’in konduğu musalla taşı bana Atsız Hocayı hatırlattı. Kadıköy Osmanağa Camisinde cenaze namazına niyetlenen imam  “Er kişi niyetine...”  dediğinde  “O musalla böyle bir er görmedi” diye seslenenin kim olduğuna dair rivayet de umurumda değildi. Atsız Ata ile Necdet Ağabeyimin kader çizgileri ne de çok benzeşiyordu.
Yorucu yolculuğun üzerine sıcak basınca gözlerim karardı. Boş bir çuval gibi yığıldığım yerde Gülün adını; Mehmet Gül’ü gördüm, doyumsuz gülümsemesiyle. Nasıl da geçmiş zaman, Mehmet Gül’ü de Fatih’ten uğurlamıştık iki yıl önce... O’nun aziz naaşı önünde de O’na zulmedenler fotoğraf çektirmişti. Sağlığında diri diri gömmeye kalkışmaları yetmezmiş gibi kabrine toprak atmışlardı yüzsüzce.
Kahır insanı dert sahibi yapar. Vefasızlık onulmaz yaralar açar. İhanet hançeri hepimizin içini kanatır da sızdırmayız dışarı. Mehmet Gül’ünki fena kanamıştı. Necdet Ağabeyim içine ata ata kanser oldu. Yarın, öbür gün sizin, benim ne olacağımız meçhul.... Necdet Sevinç’in tanımı ile “Ak Hoca” nın  “O’nun kalemi kılıç gibiydi”  sözlerine takıldım. Doğru kılıç gibiydi, hatta mermi gibiydi ama hiç kelle almadı. Omuz üzerinde arsızca sırıtan kellelerin boyunlarından nasıl da pat diye yere yuvarlanacağını, toza toprağa bulaşıp korku dolu gözlerle son defa merhamet dilemek için yalvaracağını tasvir ederken kendisini savaş meydanında hissederdi. Sonra derin bir ahh çekip sigaraya uzanırken  “Çay söyle asker!”  deyişi çınlıyor kulaklarımda.
Musiki hayranlığını sevgili kızı Asena ile yaşatmaya çalışıyordu. Ahh Musa... Bunu da beceremedik. Hani  “Necdet Sevinç Armağanı”  düzenleyecektik... Müzik şöleni ile beraber O’nun için yazılanları derleyeceğimiz kitabı, O’nun sevenleriyle birlikte olacağımız gecede, onur ödülleriyle beraber sunacaktık. Bir de Musa İmdat’ın antikacılardan temin ettiği Remington marka daktilo... Projemizi Necdet Ağabey’den gizledik. Sevgi Yenge çok heyecanlanmıştı.  “Çok mutlu olur...” demişti. Araya geçim telâşı, hastalık, yoksulluk vs. girince rafta tozlandı Necdet Sevinç Armağanı. Belki de bu yüzden Sevgi Yenge’den ve birbirimizden kaçtık Musa ile...
Zaten bizim özelliğimizdi... Sağlığında kıymetini bilmeyiz. Cenazesinde ağlar sonra da unutur gideriz. İş yine vefa abidesi Rasim Ekşi ve Cevat Saraç’a düşecek gibi görünüyor. O’nu çok sevdiği Nihâl Atsız’ın, Alparslan Türkeş’in, Dündar Taşer’in, Muzaffer Özdağ’ın yanına uğurlarken,  “Necdet Sevinç Armağanı” çalışmasını bugünden itibaren başlatıyoruz. O’nu Ulus Mezarlığına yolcu ederken Yeniçağ okurları  “Son dönemde hep cenazeleri yazıyorsunuz”  der demez gayri ihtiyari  “Düğünleri de yazacağım” sözünü verdim. Oğuzhan Çolak ve Alper Kırkpınar’ın düğün yazılarına kadar ülkü ile kalın.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları