Nesîmî'yi unutmak...

Ahmet SEVGİ

Eskiden birçok köyün kadrolu imamı yoktu. Ramazanlarda köylüler tarafından özel olarak hoca tutulurdu. Yanlış hatırlamıyorsam ilkokul üçüncü sınıftaydım. Ramazan hocası bir akşam bizim mahalleye davet edilmişti. İftardan sonra bir evde toplanıldı, hoca konuşuyor mahalleli dinliyordu. Bir ara cemaatten birinin şu sözü duyuldu: “Hoca Efendi, vakit geldi, namazımızı kılsak...” Kısa bir sessizlikten sonra Hoca, bugün hâlâ kulağımda çınlayan şu cümleyi sarf etti: “Namazın, orucun kazası olur da bu tatlı sohbetin kazası olmaz...”
Yıllar sonra Seyyid Nesîmî Divanı’nı karıştırırken:
“Gel gel beru ki savm u salâtın kazâsı var//Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok” beytiyle karşılaşınca Seyyid Nesîmî tesirinin ulaştığı noktaları düşünüp hayret etmiştim.
Geçenlerde Murat Bardakçı’nın “Suriye, derisi diri diri yüzülen şâirden, altı asır sonra özür diledi” başlıklı köşe yazısını okuyunca az önce naklettiğim hatıram canlandı gözümün önünde...
Murat Bardakçı’nın verdiği bilgiye göre geçtiğimiz kasım ayında Suriye’nin Halep şehrinde büyük Türk şairlerinden Seyyid Nesîmî (ö. 1418) ile ilgili bir kongre düzenlenmiş. Bardakçı’nın da yeni muttali olduğu bu kongrede, “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) dediği için Nesîmî’nin 1418’de Halep’te derisi yüzülerek öldürülmesinden dolayı, Halep müftüsü Dr. Mahmud Akkam, Azerbaycanlılardan özür dilemiş.
Görülüyor ki Nesîmî, Azeri lehçesiyle yazdığı için Azerbaycanlı zannediliyor ve onlardan özür dileniyor. Oysa Fuzûlî bizim için ne ise, Nesîmî de odur. Lâkin aydınımız diğer bir ifadeyle medyamız köksüz olduğu için eski kültürümüzle ilgili etkinliklere ilgi göstermiyor. Sağ olsun, Kültür Bakanımızın da -Nâzım Hikmet, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın itibarlarının iadesiyle meşgul oldukları için- böyle ufak şeylere ayıracak vakitleri olmuyor. Böylece, birçok tarihi şahsiyetimiz ya unutulup gidiyor ya da başkaları tarafından sahipleniliyor.
“Bu hoca neden bahsediyor, Seyyid Nesîmî de kimmiş” diyorsanız, Nesîmî’nin takriben 600 sene önce söylediği şu birkaç beyte lütfen kulak verin, umarım onun kim olduğunu anlayacaksınız:
“Her bî-hüner, ensâb ile mansıbları tuttu//Sâhip-hünere mansıb u idrâr bulunmaz.”
[Hünersizler soy-sop yoluyla mevkileri tuttular, hüner sahiplerine yer kalmadı.]
Her kişide bir cübbe vü destâr olur ammâ//Bin başta bir lâyık-ı destâr bulunmaz.
[Herkeste cübbe ve sarık olur ama bin baş içinden sarığa layık bir kafa çıkmaz.]
“Onca kişiler dâvî-i İslâm eder ammâ//Tek arada bir haç ile zünnâr bulunmaz.”
[Nice kişi İslâm davası güder ama (kâfirle) aralarındaki tek fark (boyunlarında) haç, (bellerinde) zünnâr bulunmamasıdır.]
“Çün çarh-ı felek câhil ü nâdân sever oldu//Pes lâ-cerem uş fazla harîdâr bulunmaz.”
[İnsanlar artık cahilleri seviyor, faziletin müşterisi kalmadı.]
“Ey âhiretin dârına âşık, bu saraydan//Geç kim bu geçer arsada ol dâr ele girmez.”
[Ey âhiret evini sevdiğini söyleyen, önce dünya sarayını bırak. Çünkü bu arsada o ev ele geçmez.]
Bu sözler size Bağdatlı Rûhî’yi hatırlattı mı bilmem? Oysa bizim sosyal düşünce tarihimizin temelinde Nesîmî’ler, Rûhî’ler, Nâbî’ler ve nihayet Ziya Paşa’lar vardır. Yazık ki köksüzlük yüzünden etrafımızı göremez olduk. Burnumuzun dibinde Nesîmî kongresi yapılıyor da haberimiz olmuyor.
“Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük//Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş