Notercilik oynuyorlar

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

AKP çoğunluklu Meclis ve hükümet, elbirliği halinde kendilerinin yasaya uygun davranıp davranmadığını kontrol eden yargıyı etkisiz duruma getirmeye çabalıyor

Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimi 3 etkin güç arasında dağıtılmıştır.
Yasama (Meclis/TBMM) bilindiği üzere AKP’nin üstün çoğunluğunun elindedir. Hükümet de AKP tarafından kurulmuştur. Yani; Türkiye’deki egemen 3 güçten ikisi, AKP denetimindedir. Şimdiki görüntü şöyle: AKP çoğunluklu Meclis ve hükümet el ele vererek kendilerinin yasaya uygun davranıp davranmadığını kontrol eden yargıyı etkisiz duruma getirmeye çabalıyor. Türkiye’de son günlerde yaşanan çatışma; yargı gücünün yetkisinin de hükümete verilmesi isteğinden çıkıyor.


O gazetelere bakın
Yargıyı hükümetin çizgisine çekme mücadelesi bu günlerde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) yapılan saldırılarda belirgin hal aldı. Hükümetin emrindeki yandaş medya tam bir terör yarattı. HSYK üyelerini korkutmak, geri adım attırmak için bu kurulu, çeteci göstermeye kalkıştılar. HSYK Üyesi Yargıç Ali Suat Ertosun’u, YARSAV Başkanı Eminağaoğlu’nu Ergenekonculukla suçlamaya çalıştılar.
Yandaş medya, utanmadan, ‘Ergenekon HSKY’yi kilitledi’ diye başlık atarak; hükümetin emrine girmeyen yüksek kurula saldırdı, saldırıyor.
Şimdi HSYK’yi eleştirenlere soralım: Eğer hakim ve savcıları hükümet atarsa, bu durum yargıyı siyasetin emrine sokmak olmaz mı? Eğer HSYK, hükümetin hazırladığı atama listelerini aynen onaylayacak ise, o zaman bu kurula ihtiyaç kalır mı?
Bilelim ki HSYK’yi eleştirenler; yargının bağımsızlığına tahammülü olmayan, gizli dikta yandaşı zihniyet sahipleridir.


Çetelerle savaşalım
Belli oluyor ki hükümetin yandaşlığına soyunan gazetelere, çok özel bir birim tarafından çekilen fotoğraflar servis ediliyor. Bu özel örgüt; hükümetin uygulamalarına karşı olan yargıçları, savcıları adım adım izliyor. Yasadışı biçimde çekilen bu fotoğraflar; yasadışı biçimde basına verilip hukuksuz biçimde yayımlanıyor. Hem de içeriği çarpıtılarak.
Özel araçlar kullanılarak çekilen fotoğrafın hükümet yandaşı basına servis edilmesinden yola çıkarsak; karşımızda Susurluk kazası ile ortaya çıkan çete gibi bir örgütün olduğunu düşünebiliriz. Bu örgütle iktidar medyası arasında ciddi bir bağ ve iletişim vardır. Taraf Gazetesi’ne sızdırılan askeri küçültme amaçlı haberlerde de bu örgütün parmağı olabilir. Çetenin izleri; yandaş medyada kendisini açıkça ele vermektedir.


Bumerang geri döner
Geldiğimiz noktaya yeniden bakalım: Bir tarafta emekli ordu komutanları terör örgütü üyesi gibi gösterilerek müebbet hapis istemiyle yargılanıyor. PKK ile mücadele etmiş askerler; PKK canilerinden daha kötü gösterilerek geçmişten gizli tanıklar imal edilerek mahkum edilmeye çalışılıyor.
Öbür taraftan, 30 binden fazla yurttaşımızın ölümüne yol açan PKK terör örgütü ve onun elebaşısı Öcalan devlete muhatap yapılmak isteniyor. Yandaş medyaya sızdırılan fotoğraflar, televizyon programları bunun için yönlendirilmektedir. Kürt açılımının altında yatan gerçek budur...
 Darbecilerle savaşıyoruz diyerek PKK’yı aklamak; bunun için de yargı sistemini etkisizleştirmek; çağdaş demokratik zihniyetle bağdaşmaz.
Unutmayın ki bumerang geri döner...
* Rıza Zelyut / Güneş


Dördüncü kuvvet: Sihirli ayna
HSYK üyeleri “Haklarında şikayet olan savcılarını ortamı rahatlatmak için değiştirilmesi”ni savunuyor. Adalet Bakanlığı ise “Her şikáyete göre işlem yapılırsa, atanacak kimse kalmaz” diye itiraz ediyor. Askeri ‘her tür şikayete açık’ hale getirenler, ‘benimleştiremedikleri’ hakim ve savcılar için manşetleri ihbar hattı gibi kullananlar için söz konusu “benim savcım” olunca işin rengi değişiyor. Kuvvetler birliği “sihirli ayna” formülü ile sağlanacak anlaşılan:
- Yargı yargı söyle bana var mı benim sözüm üstüne söz söyleyebilecek bu dünyada?
- Çoğu gitti azı hala var. Ama onları da tepeleriz alimallah!
İktidar ile yargı arasındaki diyaloğun her defasında böyle gelişmesini istedikleri açık değil mi?

 

 

++++++


Saman altından iftira yürütmek
İktidar kendisine bağlı olmasının da ötesinde bizzat sahip olduğu bir medya da yarattı. Bu medya aracılığı ile muazzam bir propaganda ve beyin yıkama şansı yakaladı. Türk halkının zihni Göbels dönemini andıran propaganda bombardımanı altında karmakarışık hale geldi.
İktidarın yarattığı bu iklim medyada yeni bir trendin başlamasına da neden oldu. Son birkaç yıldır özellikle haber kanallarında “tarafsızlık” ve “objektiflik” adına yapılan bir uygulama var. Kanallar iktidar korkusu nedeniyle ya da iktidara yaranmak adına birilerini ortaya sürüp onları konuşturuyorlar. Sonra da “Bakın biz söylemiyoruz, şu söylüyor, biz sadece naklediyoruz” bahanesi arkasına sığınıyorlar. Bu uygulamaların “şahikalarından” biri biliyorsunuz Kanada’da yaşayan ne idüğü belirsiz bir adamın söylediklerinin Türkiye’yi karıştırmasıdır.
Ortada ne bir belge ne bir kanıt varken TRT ekranına bile çıkarılan bu kişi canının istediğini söyledi günlerce Türkiye de buna inandı. Bu abuk kişiyi ekrana çıkaranlar ise “Biz bir şey söylemiyoruz ki, bunlar adamın iddiaları, biz iddiaları yansıtıyoruz, kim üzerine alınırsa onun söyleyeceklerini de yayınlarız” diyorlar.
İyi güzel de medyanın görevi ortaya çıkıp konuşan herkesin sesini hiç düşünmeden, doğru olup olamayacağını araştırmadan yayınlamak mıdır?
* Can Ataklı / Vatan


++++++


Hayır olsun! İstifa edebileni de varmış
Habere göre RTÜK’ün AKP kontenjanından seçilen ve medyada yaygın olarak “gelen gideni aratacak” kanaati uyandıran yeni  Başkanı Davut Dursun Yeni Şafak’tan istifa etmiş!
İstifa ‘kendi isteğiyle bir iş veya hizmetten ayrılma’ durumudur. Dursun “zaten para almıyordum” dediğine göre “iş bırakma” durumu yok ortada. Demek ki “yandaş” Yenişafak aracılığıyla hizmet vermeyi bırakmış. Biz iktidar çevresindeki siyasi, bürokrat, gazeteci, işadamı kim varsa panzehiri bulunamamış bir “yapışma”      virüsünün taşıyıcısı olduklarını düşünürken gelen bu “çarçabuk istifa”da; “acaba” diyorum Dursun’un yeni makamında “çok daha üstün hizmetler” de bulunabileceğini bilmesinin etkisi var mıdır?


++++++


Rabbena, niye hep onlara?
1979’dan beri faaliyet gösteren şirket 2001 yılında Kemal Unakıtan’ın oğlu Abdullah, kızları Fatma ve Zeynep ile eşi Ahsen Hanım’a geçti...
Tam da; Kemal Unakıtan’ın siyasete aktif olarak girmesine beş kala!
Sonra, Rabbim önlerini açtı. İki kümesle başladıkları yumurta işinde, Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu arasına girmeyi başardılar.
 Rabbim “Yürü” demişti bir kez; yürüdüler... Sakın yanlış anlamayın; babaları Maliye Bakanı olduğu için kapışılmadı malları; Rabbim “büyü” demişti bu aileye; büyüdüler.  Yumurta kesmedi, mısır işine girdiler...Hem likit yumurtada, hem mısırda vergi oranları, “Rabbimin isteğiyle” pat diye düşünce, voliyi vurdular... Yurt dışından civciv çıkarma makinesi ithal edip, civciv bile çıkardılar. Bilgisayar, büro makineleri, kırtasiye, makine, yem, gübre sektörlerine daldılar. Yetmedi; ithal kömüre dayalı elektrik santralı kurmaya soyundular. Kısacası, “Rabbena hep bana” tekerlemesi, “Rabbena, hep onlara”ya dönüştü!
Gözüm varsa, namerdim... Ama ya Rabbim: Eğitimli on binlerce genç gardiyan olmak için güneşin altında kuyruklarda bekleşirken, neden bazı kullarına ayrıcalık yapıyorsun; gerçekten anlamıyorum!   
* Mustafa Mutlu / Vatan


‘Çocuklar’ın ahlak erozyonu
Ne yaptı ki o çocuklar?

Babalarının iktidarında tavuk yemi ithalatı işine mi girdiler?..
Büyük çarşıların önünü bedava kapatarak haşlanmış mısır ticareti mı yapıyorlar, babalarının adını sermaye yaparak?..
Baba dostunun bursu ile okuyup, bir anda mücevherat şirketi sahibi olma olanakları da yok...
Gemicik hayalleri de olamaz...
* Bekir Coşkun / Hürriyet


++++++


CIA kendisine karşı hareket halindeki her şeyi vurur
CIA’NIN doğal bir davranış biçimi olarak hareket eden her şeyi öldürdüğünden söz ediyor Bülent Esinoğlu. Şöyle: “CIA Başkanı Leon Panetta geçenlerde Amerikan Kongresi’ne gizli suikastları ve operasyonları durdurduğu bilgisini verdi. Son CIA kampanyaları 2001 yılında başlamıştı.
Bill Clinton’dan bu yana El-Kaide’yi ama sanal ama gerçek öldürmeye çalışır. CIA ve Pentagon ‘suikast işverenliği’ aslında 1950 yılından beri devam eder. Bunlar ölüm mangaları ve üçüncü grup olarak anılırlar.
CIA’nin en organize suikastlarından birisi, Lübnan’da Şii lider Muhammed Fathallah’a karşı olanıdır. Başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 1975’te Fidel Castro, Lunumba, Vietnamlı Ngo Dinh Diem ve Mısırlı Cemal Abdül Nasır sayılabilir. Saddam Hüseyin, Şili’de Marksist lider Allende de ilave edilebilir. Libya lideri Kaddafi’ye yapılmak istenen, ancak küçük oğlunun ölümü ile sonuçlanan suikastı da sayabiliriz. Pakistan’da Zia-ül Hak vardır.
Ülkemize gelince, 12 Mart ve 12 Eylül, başlı başına bir suikasttır. Orgeneral Eşref Bitlis ve İstanbul’da HSBC Bankası ve sinagogların bombalanması sayılabilir.
Gladyo Türkiye’de hâlâ en üst düzeyde faaliyet halindedir. Amerika’da suikastlar 1975 yılında yasal hal aldı. Bir daha da hiç durmadı.
 George Bush’un yardımcısı Dick Cheney’in bu suikastlardaki yeri konuşuluyor. Bir şey çıkmaz. Çünkü emperyalizmin yaşamı ve varlığı bu suikastlara bağlıdır. Siz hiç liberal faşistlerin, CIA’nın ölüm mangalarından söz ettiğini ve Türk halkını bilgilendirdiğini duydunuz mu? CIA kendisine karşı hareket halinde olan her şeyi vurur. Gerçek demokrasi de zaten budur!”
* Deniz Som / Cumhuriyet


++++++


MİNİ YORUM
Sessiz teveccüh

TBMM Başkanlığı’na hazırlandığı anlaşılan Adalet eski Bakanı Mehmet Ali Şahin “Bu teveccüh karşısında sessiz kalamazdım” demiş.
Oysa kendi şehrinde sandığa gömüldükten hemen sonra bakanlık koltuğunun
altından çekildiği günlerde o “teveccüh” bayağı bayağı sessiz kalmıştı.
Bu “teveccüh” de Rabbim’in Cleaveland demesi gibi, sadece o işareti
bekleyene duyuruyor kendisini demek ki.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları