Oğlum Ahmet böyle devam et

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Ecevit, ABD’nin Irak saldırısına ve Kıbrıs’ı Türkiye’den koparma planlarına destek vermeyince bu koro tarafından yerden yere vuruldu... 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmesi için, Annan Planı’nın kabul edilmesi için bu koro can attı... 8 yıldır işbaşında olan AKP’nin en hararetli destekçisi de yine bu koro...

4 Kasım 2010 tarihli Taraf’ta Ahmet Altan şöyle diyordu:
“2010 yılında” Atatürk ilke ve inkılaplarına “ bağlı bir parti Türkiye’de hayatiyetini sürdürebilir mi? Bence, kendini “Atatürk ilkeleriyle” tarif eden hiçbir partinin yaşama şansı yok. Bir kere, Atatürk’ün bir ilkesi yok. Daha doğrusu tek bir ilkesi var; “demokrasisiz” bir ortamda ülkeyi yönetme gücünü elinde tutmak. Siz, ülkeyi tam bir diktatörlükle yönetmiş birinin “ilkelerine” sahip çıkarak bu halkla bir “bağ” kurup siyaset yapabilir misiniz? (...) Atatürk’ün ve CHP’nin “ilkeleri” 2010 yılının Türkiye’sine uymuyor, onun için koskoca parti, siyaset tarihinde eşine az rastlanır biçimde parçalanıyor. CHP’yi, Önder Bey’le Kemal Bey’in kavgası değil, hayatın değişen gerçekleri paramparça ediyor.”
Sazı alıyordu Taha Akyol. O da, 6 Kasım 2010 tarihli Milliyet’te, “Kemalizm ve CHP” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Şüphesiz Atatürk Kemalist’ti. 1930’larda Atatürk istemeseydi “Kemalizm” yapılabilir miydi?! CHP’nin 1935 programına “Kemalizm” yazılabilir miydi?! Kaldı ki, Atatürk, 1937’de el yazısıyla yazdığı “program çalışmaları” adlı 10 sayfalık metinde aynen şöyle diyor: “Partinin güttüğü bütün bu esaslar  ’Kamalizm prensipleri’dir.” O vakit ’dil devrimi’ fırtınası estiği için Türklerin atasının adının Arapça Kemal değil, Türkçe ’Kamal’ olduğuna karar verilmişti, onun için “Kamalizm” deniliyordu.(...) Atatürk “Devrimcilik” ilkesini de “Kemalizm” çerçevesinde düşünmüştür. Bırakın liberal görüşleri, Kemalizm’e sol yorum getirmek isteyen Kadro dergisini de Atatürk kapattırmıştır nitekim. Böyle farklı teorik çalışmalar uygun bulunmadığı için, 6 Ok da döneminin siyasi öncelikleriyle sınırlı kalmıştır. O yüzden tamamı 1930’lar dünyasının kavramlarından oluşmuştur. Elbette bugünkü dünyanın kavramları farklıdır. “Bilim”in tanımı bile değişmiştir. (...) CHP’nin bu ’ideolojik’niteliği yüzünden, değişimin kavranması zorlaşmış, değişim girişimleri “karşı devrim, sapma, ilkelerden taviz “ gibi suçlamalarla karşılaşmıştır.”
Malum koro, Bilderbergci Fehmi Koru olmadan olur muydu? Aynı gün, 6 Kasım’da o da şunları yazıyordu:
 “...CHP’nin temsil ettiği ideolojiye Batılı anlamda ’sol’demek mümkün değil. Zaten bu sebepledir ki, CHP, uluslararası platformlarda sol (veya sosyal demokrat) parti ve örgütlerden fazla iltifat görmüyor. (...) ’Alt ok’ ile temsil edilen umdeler, kabul edildiği dönemin global yükselen değerleridir aynı zamanda. Bazıları, kısa süre sonra dünyanın başına büyük dertler açacak dünya çatışmasını doğuran değerler... Bu sebeple de, CHP’nin özdeşleştiği dönemin hemen arkasından yaygınlaşacak ’demokrasi’o umdeler arasında bulunmaz. Umdelerin bir bölümü bugünün ’global’değerleriyle taban tabana terstir. (...) CHP’nin başına kim gelirse gelsin, bugünün insanının arzu ve taleplerine cevap vermekte zorlanacaktır. Dün Önder Sav zorluyordu, bugün Süheyl Batum zorlar, yarın bir başkası... (...) Çekişen taraflardan hiçbiri CHP’yi bugünle tanıştıracak donanımda değil; vizyonu da yok, partiyi 1930’lardan sıçratarak bugüne taşıyacak cesareti de... Umut kesilmez; belki Kemal Kılıçdaroğlu bencileyin kötümserleri yanıltacak çapta bir ’gizli hazine’dir; belki CHP’nin tarihsel mirasını inkâr etmeden partilileri günümüzün merkez değerleriyle barıştırmanın bir yolunu bulur. Emin olun, buna en fazla ben sevineceğim.”
Hasan Cemal nerede diye aramayın sakın. O da korodaydı. Aynı gün 6 Kasım’da, O da şunları yazıyordu:
Üstelik AKP’nin bir diğer Bilderbergci olan Hasan abisi, CHP’nin neden iktidar olamadığının nedenini bile bulmuştu. Arşimet gibi “Buldum, buldum” diye koşturuyordu...
Okuyalım bakalım neyi bulmuştu:
 “...CHP’yi bugüne kadar ’sosyal demokratlık’tan, hatta ’demokratlık’tan uzak tutan nedenler sır değil: Devletçilik... Askercilik... Laikçilik... Seçkincilik... Tek kültürcülük... İşte bu nedenlerle CHP yıllar yılı seçim kazanamadı. Halka değil devlete, demokrasiye değil askere, milletin iradesine değil askerin muhtırasına, inançlara değil laikçiliğe, farklılıklara ya da çoğulculuğa değil, torna tezgahından çıkmış gibi tek tip kültürel anlayışa daha yakın durduğu için seçim sandığından çıkıp doğru dürüst iktidar olamadı yarım yüzyıldır...”

***


Ne uyumlu bir koro değil mi?
Gözlerimiz bu uyumlu orkestranın şefi nerede diye ararken bir baktık Graham Fuller orada:
“Türkiye’nin rejimi ’Ilımlı İslam’ olmalıdır... Artık Kemalizm’in sonu geldi” diyerek sopasını sallıyordu.
Orkestranın şefi, sopasını “dincilik çağa uygundur” diye sallıyorsa, korodakiler “hayır efendim devrimcilik çağa uygundur” diyecek değildi ya...

***

Ne diyelim, “aferin oğlum Ahmet, sakın ’enseyi karartma’sen bu yolda devam et”...
* İrfan Tuna

 

+++

 

Demokrasinin araç mı, yoksa amaç mı olduğunu dahi bilemeyenler; demokrasi gereği iktidar olurken; bir arada kalmayı beceremeyen muhalefet ancak havasını alır.
Üzerine de bir bardak
soğuk su...
Haydi afiyet olsun...
* Levent Bulut

 

+++

 

Görmeyenle gören bir olur mu?..
Sevinin, sevinin!..
Bu ülkeyi onlara teslim etmekle övünün! Bakın, her fırsatta müm’in olduklarını söylüyorlar ya... Ne güzel! İmanlarının tescilini, dirilttikleri kiliselerde, suskun meydanlarda, kanunla çaldıkları ormanlarda Deniz Fenerlerinin ışığında hep yineliyorlar. Kömürle, nohutla zirveye çıkılabilecek her yolu din’leştiriyorlar. Yeri gelince törenlerde, trenlerde, acı çalan sirenlerde hemen ağlıyorlar... Çok hassastırlar... Çünkü onlar mü’mindirler ya...
Ülkenin “yeni Fatih” lere ihtiyacı var. Onlar “İstanbul’u Medine yapacaklar.” (Akis) Taksim’e de cami... “Türkiye’de yaşayanların yüzde 99’u müslüman olduğunu söylüyor. O zaman yüzde 99’un “Elhamdülillah şeriatçıyım” demesi de lazım. Ben elhamdülillah şeriatçıyım. Şeriat İslam; Allah’ın kuralları demektir.” (21 kasım 1994, Milliyet) sözleri sebepsiz değil, mü’minlik beratının ilahi bir tezahürü...  “Ben İstanbul’un imamıyım.” Çünkü imam, önderdir, rehberdir. Şimdi burada biz bir önderiz, idareciyiz. “ (8.1.1995 Hurriyet) sözü hapis duyguların mührü... Çünkü onlar mü’mindirler ya...  Neler vaat ettiler neler!  Ancak verdikleri sözleri unuttular. Adalet ve kalkınma iktidarı, aldatma ve kandırmaya dönüştü. ”Benim görevim ülkemi pazarlamak” diyerek para eden her şeyi göz göre göre sattılar. Artık; yoksulluk bir kader!
İşsizlik kronik bir sancı! Kurumlar birbirine düşman! Her kesimde bir nifak; bütün kutsal değerler tepe taklak! Ne kahpe acı! Ancak, fırkanın ileri gelenleri rüyalarında bile göremedikleri servette: Koylarda onca villalar... Okyanuslarda gemcikler... Havuz başlarında mollalar... Topraklarımızı kapışan küresel emperyalist alıcılar...  “Açılım” ihaneti halkı böldü! BOP paçavrasıyla Doğu Anadolu’da ölümcül sancılar...  Nerde Vatikan’da iman tazeleyen Müslümanlar? Neden “Dur!” diyemiyorlar?! Allah’tan en çok korkanlar o mü’minler değiller mi?  O halde yüce Rabbin: “Doğrusu Biz sana gerçeğin ta kendisi olan kitab (Kur’an)’ı indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin. Sakın hainlerin savunucusu olma!” (4/Nisa:105.Ayet Elmalılı Hamdi Yazır) emrine rağmen neden suskunlar?
Heyhat! Mucize Hadis-i Şerif’te belirtilen:
“Devlet malının belirli çevrelerin menfaati yapıldığı... “Emanet kelepir ve zekât angarya sayıldığı... Fâsık kimselerin toplumun başına geçtiği... Şerrinden korkulan kişiye ikramda bulunulduğu...(...) o zaman...” demek ki işte bu zaman?!  “De ki: Görmeyenle gören hiç bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?” (6/En’am: 50. Ayet)
* Osman Karababa / Erciyes Gazetesi, Kayseri

 

+++ 

 

Yönlendirme servisi
Ata’nın ölümünden sonra toplum yapısı analiz edildiğinde, liderlik anlayışının kullanılarak toplumun yönlendirildiğini görüyoruz. Dolayısıyla sahneye çıkan/çıkartılan isimlerin düşman ülkelerce cevherinin kendi lehlerine kullanılması sağlanarak toplum üzerinde operasyonlar yapılmıştır. Çok iyi bilinmektedir ki devletler milletleri ile var olurlar. Eğer onlar yönlendirilirse, devlet de yönlendirilmiş olacaktır.
Kör kesimin gözünü açarak ne olursa olsun onları kucaklamak ve mücadeleye beraber girmek sorumluluğu hepsinin üstündedir. Peki bu sorumluluk ne derece gerçekleştirilmektedir?
 1- Belli bir olgunluk seviyesine gelen bilgili ve bilinçli kişiler düzenledikleri konferanslar, imza günleri, katıldıkları televizyon programları aracılığı ile bildiklerini halka anlatmakta ve kör kesimdeki at gözlüklerini çıkarıp atmaya çalışmaktadır.
2- Vatansever cephede görülen ve azınlıkta kalan birkaç milli partinin ve örgütlerinin il ve ilçelerde düzenledikleri etkinliklerle uyuyan beyinler, köreltilen beyinler yeniden kazanılmaya çalışılmaktadır.
3- Normal vatandaş olup olan biten hakkında yaptığı araştırmalar ve okuduğu kitaplarla bilgi sahibi olanlardan iletişimi güçlü olanlar olan biteni kendi imkânları ölçüsünde çevresine, tanıdıklarına anlatmaktadır.
Görüldüğü gibi toplum ikiye ayrılmış durumdadır. Bu kendiliğinden olan bir şey değildir. Yılların meyvesidir. Arkamızdan kıs kıs gülenlerin zaferidir işte bu! Milleti ve milletin oluşturduğu devleti ile bu topraklar ne yazık ki dönen oyunların merkezindedir ve istenildiği şekilde yönlendirilmektedir. Halk türlü tezgahlarla sindirilmiş, susturulmuş, geçim derdine düşürülmüş, düşünemez hale getirilmiştir. Bu halde olan halk ülkesini cevherini iyi analiz edemediği kanı bozuklara emanet etmiştir. Emanet edilenlerin gaflet, dalalet içinde olanlar olması şaşırtıcı bir durum değildir; çünkü siz nasılsanız, öyle de yönetilirsiniz!
Açık ve net bir şekilde görülmelidir ki zaferin gelebilmesi için iki kesimin de ortak bir paydada birleşmesi gerekmektedir.
Bilinçli kesim ne yaptığını ve neye hizmet ettiğini bilerek hareket etmelidir. Tüm geçmişini (Yaptığı hatalar, ideolojik fikirler, saplantılar) geride bırakarak “Ben bu davada ” gerçekten “ varım!” diyerek, yürüdüğü yola inanmalıdır. Sarsılmaz bir inaçla çeşitli derneklere, partilere, v.b. üye olmalıdır. Sürekli bir iletişim halinde olunmalıdır. Elde edilen veriler, bilgiler evde eşe, çocuklara samimi bir şekilde anlatılmalı, mücadele ruhu aşılanmalıdır. Bu adımlar atıldığı takdirde ileride kurulması muhtemel bir birliktelik için temel atılmış olacak ve zorluk çekilmeyecektir.
Şu cümlelerle yazımızı noktalıyor, en derin saygı ve sevgilerimizi sunuyoruz...
Sevgili Atam;
 Devlet-i Ebed Müddet anlayışı içinde açtğın yolda, gösterdiğin hedefe hiç durmadan yürüyeceğimize genç neferler ve deneyimli çınarlar olarak ant içtik! Ne olursa olsun bu yoldan dönmeyeceğiz. Bu yeminin bozulması ancak ve ancak bizlerin bu topraklarda şerefli bir şekilde ölmesi ile vuku bulacaktır.
Bizlere hakkınızı/haklarınızı helâl ediniz!
Selam olsun size/sizlere...         
* Yusuf Günal



+++

 

MİNİ YORUM
Aytaç Durak’a dair...
Aytaç Durak’ın Basın Bürosundan “gözünüzden kaçmış olabilir” diyerek yollamışlar haberi... Yine düşmüşken yollara fırsat bulup üzerinde duramadık gerçekten...
Oktay Vural’ın ifadesiyle “Adana’daki hukuksuz işlem yargıdan döndü” ğüne göre soralım biz de:
Aytaç Durak neden hala göreve iade edilmiyor?
Bilgi, belge toplama, ifadelerin alınması süreci sonunda Durak’ın soruşturmayı etkileyebilme durumu ortadan kalktığına göre Bakan bey niye sadece bakıyor da, halkın iradesinin gereğini yapması gerektiğini görmüyor!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları