Okullarım-hocalarım (2)

A+A-
Altemur KILIÇ

Okul saatlerinden sonra “tevkif” cezalarıyla bana adeta hapishane gibi gelen Nişantaşı’ndaki İngiliz okulundan alınıp Rumelihisarı sırtlarındaki Robert Kolej’e yazdırılınca, sanki cehennemden çıkıp cennete girmiş gibi oldum...Okul, o zamanlarda bazı paralı okullar için söylendiği gibi “palas” değil, ceza yok gibi idi.

Bebek’le Rumelihisarı arasındaki bir tepenin üzerinde kurulmuş olan Robert Kolej ve Arnavutköy tepesindeki kardeş Amerikan. Kız Koleji, ülkedeki bütün okullardan farklı okullardı. Kültür dersleri Türkçe olmakla beraber edebiyat, felsefe, bilim dersleri çoğu Amerikalı öğretmenler tarafından verilirdi. Okulumuzun ayrıcalığında en önemli faktör bu misyoner ruhlu fakat asla Hıristiyanlık misyonerliği yapmayan, kendilerini insanlık, bilim ve eğitim misyonerliğine adamış seçkin hocalarımızın niteliğiydi. Okul aslında 1875 yılında Protestan misyonerliği amacı ile kurulmuştu ama hemen üzerine basa basa belirteyim, ben ve arkadaşlarım okulda okuduğumuz sürece, Protestan misyonerliğinin, yani bizleri dinlerimizden ayırtıp, Hıristiyan yapmak çabalarının en ufak bir emaresine rastlamamışızdır. Bizden önce de Türk Müslüman öğrencilere böyle telkinler ve baskılar yapıldığı da olmamıştır. Bir tek fire, bir ara okulun Türk Müdürlüğünü yapmış olan Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’tur. O da Amerika’ya gittikten sonra Protestan ve hatta Protestan rahibi olmuş. Robert Kolejin ilk yıllarında,  öğrenciler çoğunlukla Hıristiyan, Ermeni ve Rum ancak daha sonraları Türk öğrenciler de gelmeye başlamış! Mesela Halide Edip bunlardan biri!

Okulumuzu çok sevmiştik
1994’te mezuniyetimizin 50 yılında sınıf ’44’lü kız sınıf  arkadaşlarımızla birlikte (onlara “sister” -kızkardeşlerimiz- derdik) buluştuk ve mezuniyetimizin 50. Yılını kutladık eski hatıraları andık!
Hepimizin kanaatı aynıydı; Robert Kolej’de birlikte geçirdiğimiz altı yıl, muhakkak hayatlarımızın en güzel yılları idi!
Okulun Dekanı ve disiplin işlerinden sorumlu Profesör Harold Scott’la başlayarak, hepsi bize derslerden de öte, çok fazla şeyler vermişlerdir. Mühendislik bölümü hocalarından Profesör Barnum’un kızıyla evlendikten sonra Jön Türkler konusunda ilgim bir eser yazan Ernest Ramsaur (sonra İstanbul’da Kültür ataşeliği de yaptı)... Erken yaşta ölene kadar Kolejde öğrencilerine hizmet eden David Garwood... Boğaz akıntıları üzerinde etüdler yapan Biyoloji hocamız İngiliz

Philip Ulyott...
Tiyatro denemelerimizde rejisörlük yapan Robert Allen... Öğrencileriyle mesafeli fakat faydalı arkadaşlıklar kuran, İstanbul hakkındaki, hâlâ geçerli olan en iyi rehberi yazan (Adım Adım İstanbul) “civciv” Hillary-Boyd... Ekonomi hocası Potts... Ve nihayet disiplin amiri William Allen... Sert bir disiplinci gibi görünmesine rağmen aslında yufka yürekli idi ve cezalarımızı bazen tatlı-kaçık bir Beyaz Rus olan eşinin de tavassutuyla bağışlardı. Mrs. Allen zaman zaman bizleri apartmanında ağırlar, biz semaverde demlediği çayları yudumlarken, Çarlık Rusya’sındaki gençlik anılarını anlatırdı.

Hocalarımın arasında bir tanesi vardır ki, mutlaka ilginç kişiliği ve birikimiyle hepimizin üzerinde en büyük etkiyi bırakmıştır:

Profesör Charles McNeal. Kısaca boylu, sivri sakallı, duygusallığı yüzünden akan İngiliz Edebiyatı ve Shakespeare hocamız. Bu dersleri öylesine derinlemesine ve canlı anlatırdı ki, dinlemeye doyum olmazdı. Bizlerle ilgisi dersle sınırlı değildi; nefis klasik piyano çalan ve evinde çok zengin bir plak koleksiyonu bulunan Profesör McNeal ve eşi de bizi evlerine çaya davet ederler, piyano veya gramofonda, klasik müzik ziyafeti çekerlerdi. Bu çaylarda adabı muaşereti de öğrenirdik.
Şimdi düşünüyorum da bu büyük insanı özelikle ben çok üzmüşüm... Sabahları ilk ders onun dersiydi. Sınıfı da yatakhanemizin içine bakardı. Rahmetli Tunç Yalman ve ben geç uyanır, geç hazırlanır ve sınıfa da ders başladıktan on-on beş dakika sonra girerdik. O kürsüsünde herhalde bizim lagarlıgımızı izlerdi. Sınıfa girdiğimizde, çoğu zaman benim tahta çantamın kapağı açılır, içindekiler büyük gürültüyle yere saçılırdı. Profesör McNeal de döküntümü toplamama sabırla bakar sadece hafif sesle: “Must you Mr. Kılıç!” (Bunu yapmalı mıydınız?) demekle yetinirdi.

Türk hocalar
Türk hocalarımıza gelince; onlar da aynı derecede “misyoner”, yani bize kendilerini adamış kişilerdi. Coğrafya veya kendi söyleşi ile “cağrafya” hocamız unutulmaz Ziya Akant, “noktalama” konusunda titiz ve Beethowen hayranı olduğu için soyadını “Toven” olarak alan, imzasını B. Toven diye atan Baha Bey... Ve ünlü şair Nigar Hanım’ın oğullarından Feridun Nigar Bey... Feridun Bey’le yıldızım, her nedense hiç barışmadı. Beni hiç gözü tutmamıştı; her fırsatta, ellerini biraz hatırlıca göbeğinin üzerine bağlar, gözlerini kapatıp, başını iki yana sallayarak “Olmazsın olum, olmazsın” derdi... Onun en sevdiği öğrencisi sınıf arkadaşımız rahmetli Bülent Ecevit idi... Zaten son sınıfta Bülent’i, annesinden kalan evine pansiyoner almıştı.
Ağabeyi Salih Nigar Bey, son halife Vahdettinin’in sekreterliğini yaptığı için, Osmanlı Hanedanına bağlılığı nedeniyle Kuvay-ı Milliyeci ve Cumhuriyetçi babanın oğlu olan bana karşı çok soğuk davranırdı.
Tarih hocalarımız Atatürk’ün eski Umumi Katibi (Genel Sekreteri) emekli kurmay Albay Tevfik Bıyıklıoğlu ile eski Dahiliye Vekillerinden Cami Baykut... Her iki tarih hocamız da tarihi, hele yakın tarihi, kendileri de içinde rol aldıkları için, çok canlı olarak ve bize sevdirerek okuturlardı.
Tevfik Bıyıklıoğlu babamın ve kendisinin Umumi Katiplik döneminde Mustafa Kemal’in yaveri olan amcam Muzaffer Kılıç’ın arkadaşıydı. Değerli bir kurmay subay ve tarihçi idi.
Gene Tarih hocamız Cami Baykut renkli, daha olgun bir kişiydi. Bize hocalık yaptığı zaman tahminen 75 yaşlarında, fakat çok dinç ve bütün melekeleri yerinde idi... Biraz solcu idi... Osmanlı döneminde mühim görevlerde ve İstanbul’da toplanan son Meclisi Mebusan’da Aydın Milletvekili olarak bulunmuş ve Meclis kapatılınca Dr. Adnan Adıvar ve Halide Edip’le Anadolu’ya kaçmış, Ankara Hükümetine katılmıştı. 23 Nisan 1920’de Birinci Büyük Millet Meclisi’nin ilk hükümetine, o sıradaki usule göre İçişleri Bakanı olarak seçilmiş. Fakat altı ay kadar sonra Mustafa Kemal’le ters düştüğü için istifa etmiş...
Cami Bey sonraları Milli Mücadeleye Roma’da Büyükelçi olarak hizmet etmiş ve bu sırada da, oradan orduya külliyetli miktarda silah göndermiştir. Ancak arkadaşı Celaleddin Arif’le birlikte Mustafa Kemal’e hep muhalif kalmıştır.Muhalif ruhu ve kişiliği ve biraz da solculuğu, onu 1944’ten sonra da bazı maceralara sürükleyecektir...
Diğer Türk öğretmenlerimiz; mesela Yurt Bilgisi dersi veren Turgut Suphi Erem, Daniş Ünsal, sonra yakın dostum olan aslen Kazan Türklerinden Şeyhullah Turan... Rüyalarını bile İngilizce gördüğü söylenen İngiliz Lordu görünümündeki Enis Dinç... Türkçe öğretmenimiz Cevdet Kalpakçıoğlu... Hepsini saygıyla anıyorum.

77. Gün
Kolejde bir 77. Gün geleneği vardı. Bu geleneğe göre son sınıfta diploma almamıza 77 gün kala bize her türlü aşırılığı ve hatta kepazeliği yapmamız, deşarj olmamız için dokunulmazlık tanınırdı.
Biz de 1944 yılında 77. günümüzde türlü acayip kıyafetlere girdik ve okulun altını üstüne getirmeye, sınıfları “basmaya” başladık. Bizim o yıllara özel azgınlığımız, daha doğrusu kepazeliğimiz, civardan tedarik ettiğimiz bir merkebi süsleyip, püsleyip kampusta dolaştırmak hatta sınıflara sokmak oldu... Hocaların hemen hepsi, hatta en aksileri bile bu azgınlıklarımızı hoşgörü ile karşıladılar. Mesela yüzü pek gülmeyen Matematik hocası Norveçli Larsen bile hiç istifini bozmadı. “Bu kadar yıl çok eşek okuttum. Getirin içeri; bir tane daha zarar etmez!” dedi.
Velhasıl hayatımızın en güzel 6 yılıydı Kolej günlerimiz.. Keşke hiç bitmeseydi de artık yavaş yavaş sayısı azalan sınıfımız aynı kalsaydı!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları