Olmazsa olmaz mı?

A+A-
Rauf DENKTAŞ

ABD’den gelen ve kendini  “siyasi yorumcu”  olarak takdim eden genç bir gazeteci benden, yazılmamak şartıyla, sırf yapacağı yorumlar için, özel bir mülâkat talebinde bulundu. İstanbul’da bir araya geldik. Adını vermemek kaydıyla sorduğu soruları kullanmak hakkımı mahfuz tutarak iki saat kadar görüştük. Sorduğu sorulardan yapacağı yorumun ne olacağını tahmin etmek zor olmadı. Belki de bana özel olarak gönderilmişti.  “Denktaş, şu konfederasyon merakından vazgeç”  demek istiyordu. ABD kendi çıkarı için Kıbrıs’ta 45 yıldır gördüğü gibi tek devlet, tek hükümet görmek istiyor; AB de öyle, Garantör İngiltere ise üslerini ancak Rum’dan yana olmakla koruyabilir. Türkiye’ye gelince AB sürecinden tam üyelik ümidini yitirmedikçe Kıbrıs’ta iki ayrı egemen devlete dayalı (kısacası AB üyesi Rum idaresine vetosunu kullanma hakkını verecek) bir hal çaresi üzerinde duramaz, Askeri makamlar da bu konuda ne kadar aksini düşünseler (Annan Planı zamanında da görüldüğü gibi) hükümeti desteklemekten başka bir şey yapamaz; halkın veya milletin Kıbrıs deyince yükselen heyecanı  “Uzlaşma oldu ve her şey güzeldir” propagandası karşısında oldubittiye gelecektir. Unutulmamalıdır ki uzlaşmada Kıbrıs Türklerinin temsilcisinin de imzası bulunacaktır ve bu temsilciyi destekleyen partilerle kuruluşlar da bulunacaktır ve Türkiye, halk tarafından sıkıştırıldığı takdirde “Biz Kıbrıs Türklerinin kabul ettikleri uzlaşmayı destekliyoruz” diyebilecektir. Kısacası Kıbrıs Türklerinin  “devlet ve egemenlik olmazsa olmaz”  diyenlerin “olmazsa olmazı” geçersizdir!
 Kıbrıs Türkleri devletlerini içermeyen, iki egemen ve eşit halktan biri olduklarını kabul etmeyen, 1960 Garantilerini de AB üyeliği safsatası içinde tamamen etkisiz hale getiren bir anlaşmaya hayır der ve devletlerine, egemenliklerine sahip çıkarlarsa, Garantilerden taviz vermezlerse ABD’nin ve diğerlerinin istedikleri mi olur, yoksa halkın istediği mi?
Adını gizli tutmakta ısrar eden araştırmacı gazeteci halkın, Annan Planı zamanında olduğu gibi “doğru yola” getirilebileceği kanısında. Ona göre “doğru yol” teslimiyet yoludur, çünkü ABD ve diğerleri öyle istiyor! Bunların istedikleri şekilde bir anlaşmanın ömrü birkaç yıl sürecekmiş kimsenin umurunda değil. 1960 Antlaşmalarının üç garantörlü eşit ortaklığına rağmen Türkiye olmasaydı şimdiye Kıbrıs çoktan bir Yunan adası olarak Türkiye’yi denizlere açık bir ülke olmaktan çıkaracaktı. Garantör Yunanistan bu antlaşmalara atmış olduğu imzaya rağmen garantilediği bir devletin ortadan kaldırılması için Makarios’a yardımcı olmuş, Garantör İngiltere ise bu yıkımın sorumlularını “meşru hükümet” olarak tanıyıp, Yunanistan ile birlikte bu hükümetin Kıbrıs’ı AB üyesi yapması için elinden geleni yapmıştır.
Bütün bunlardan çıkarılacak tek ders hürriyet davasında, hak müdafaasında esas olan Kıbrıs Türklerinin sesidir, ne istediğidir. Devletimize sahip çıkmak, Rum’un kulu kölesi olmamak, Türkiye’nin Garantörlüğüne sarılmak konularında sesimizi yükseltmeliyiz. Öyle bir yükseltmeliyiz ki kimse Türkiye’ye  “mükellefiyetlerini tanı, Rum idaresini Kıbrıs olarak tanı”  diyemesin ve Türkiye bunu söyleyecek olanlara  “Kıbrıs Türk halkı hak ve hürriyetini savunuyor; ben bu hak ve hürriyetlerin garantörüyüm” diyebilsin ve Rum idaresi de yabancıları kandırmak suretiyle Kıbrıs’a sahip çıkamayacağını, Kıbrıs Türklerini azınlık, Kıbrıs’ı da Yunan yapamayacağını anlasın ve rahat otursun.
 “Görüşmeler devam ediyor; bakalım ne olacak?” diye pasif kalma zamanı değildir. 
 Araştırmacı gazeteci söylediklerimden ne kadar esinlendi bilemem, ancak biz devletimize, egemenliğimize sahip çıkmazsak başımıza gelecek olanlardan pek fazla etkilenmeyeceği muhakkaktır.

Yazarın Diğer Yazıları