Öncesi ve Sonrası 12 Eylül 1980 - 8

Öncesi ve Sonrası 12 Eylül 1980 - 8
Bursa Ülkü Ocakları eski başkanı ve Türk Ocakları eski Genel Başkan Yardımcısı Efendi Barutcu, 12 Eylül 1980 darbesi ile ilgili bir yazı kaleme aldı.

Barutcu'nun yazısı şöyle:

12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında ABD'nin Ankara Büyükelçisi olan James Spain, darbeden birkaç saat sonra ABD'ye gönderdiği diplomatik notta darbeyi yapan askeri komutanları iyi tanıdıklarını ve Türkiye'nin gerek dış politika gerekse de savunma politikalarının değişeceği yönünde endişe yaratacak bir neden olmadığını söylüyor. (1) Türkiye'yi yakından tanıyan yine uzun yıllar Türkiye’de çalışan ABD’li diplomat Newberry, 19 Eylül 1980 tarihinde gönderdiği yazışmada, yeni yönetimde de devamlılığı olacak olan iki konu ekonomik sistem ve dış ilişkiler olarak tanımlanıyor ve askeri liderlerin 1980 yılının başlarında başlatılan ekonomik reform programını sürdürmeye kararlı oldukları vurgulanıyor. Yazışmada, "Büyükelçi'nin Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri İlter Türkmen ile kurduğu temaslar yapıcı ve ABD'nin çıkarları ile savunma alanındaki karşılıklı olağan iş birliğinin devamına yönelik rahatlatıcı oldu" ifadeleri kullanılıyor.

Yalnız başına bu belgeler bile 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerindeki ABD gölgesi iddialarını güçlendirmektedir.

12 Eylül’ün Ekonomi Politiği:

12 Eylül darbesinin Türkiye ekonomisi üzerinde de önemli tesirleri olmuştur. 12 Eylül’ün ekonomik zihniyeti dönüştürücü 24 Ocak istikrar kararlarının uygulanması için uygun zemini hazırladığı bugün toplumun bütün kesimlerince genel kabul görmektedir. 24 Ocak İstikrar Kararları Türkiye ekonomisinin problemlerini aşmak maksadıyla alınmış kararlar mıdır?

Türkiye’de uygulanan “İstikrar Kararları” olayının kaynağında aslında Washington Consensus/Sözleşmesinin geçmişi yatıyor. Bretton Woods anlaşmasından sonraki uygulama kendi açılarında yeni krizlere yol açınca 1978’den itibaren Yedi Büyükler daha kapsamlı bir liberalleşme düşündüler. Bu kapsamlı liberalleşme 1989 yılında adını Washington Sözleşmesi olarak almıştır. (2)

Bu anlaşma yaşanan ekonomik krizlerin liberal politikalarla aşılacağı esasına dayanmaktadır. (3) 24 Ocak kararlarının ve daha sonraki düzenlemelerin uygulanmasıyla Türkiye sanayileşme ve üretim yapma iddiasından adeta vazgeçmiştir. Ayrıca Ağustos 1989 tarihli Türk parasının kıymetini koruma hakkında 32 sayılı karar ile içeride mali piyasayı, döviz piyasasını ve uluslararası sermaye hareketlerini Batı Avrupa’da bile örneği az bulunur derecede serbestleştirdi. (4) Bu serbestleşme ise sıcak para girişlerinin olduğu dönemlerde Türkiye ekonomisinde suni refahlar yaşatırken sıcak paranın çıktığı dönemlerde ekonomik krizi beraberinde getirmiştir.

6 Eylül 1980’de Milli Selamet Partisi’nin Konya’da düzenlediği Kudüs mitingi ve bu mitingdeki görüntüler darbeciler açısından bardağı taşıran son damla olmuştu. Her ne hikmetse 12 Eylül askeri darbesinden sonra söz konusu mitingin düzenleyicilerinden Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Devlet Planlama Teşkilatı Sorumlu Devlet Bakanlığı Müşavirliği’ne getirilmişti.

Ve Darbe Geliyor…

“Aslında aylar öncesinde, 1979'un sonlarına gelindiğinde askeri müdahalenin işaretleri netleşmeye başlamıştı. Genelkurmay Başkanı Kenan EVREN ile Kuvvet Komutanlığı, 17 Aralık 1979’da Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK ile uzun bir görüşme yaptılar ve bir mektup sundular.

Bu mektup ciddi bir uyarıydı. Ancak siyasetçilerin başka hesapları vardı. Darbenin ayak seslerine kimse kulak vermiyordu. Nisan ayında Fahri KORUTÜRK’ün görev süresi tamamlanması sonucu, Cumhurbaşkanlığı makamı boşaldı. TBMM’de üst üste yapılan turlarda yeterli çoğunluk bir türlü sağlamıyordu. Seçimin kilitlenmiş olması ve çözüme ilişkin bir emarenin görünmemesi, siyasi krizi derinleştiriyor, ülkeyi belirsiz bir geleceğe sürüklüyor, anarşiyi tırmandırıyor, her gün ortalama 15-20 kişi kurşunlanarak can veriyordu.

Bu konuda bir hususun altını çizmek gerekiyor. 12 Eylül'e giden yolun taşlarını döşeyen, ihtilal ortamını hazırlayan merkezler varsa bile bu durum dönemin siyasetçilerinin özellikle Demirel ve Ecevit’in sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Olayın seyrini göremeyen ideolojik bağnazlıkla siyasi hesaplardan kendini kurtaramayan, diyaloğa kapılarını peşinen kapatan, husumeti marifet sayan basiretsiz siyaset anlayışı darbenin asli failidir.” (5)

1977 seçimlerinden sonra, TBMM’de başkanlık seçimi çıkmaza girmişken CHP'li Cahit KARAKAŞ’ın seçilmesi nasıl mümkün olabildi? (MHP’nin oy desteğiyle seçildi. E.B) Olayların endişe verici bir boyuta dönüştüğü sırada, 1978'de rahmetli Gün SAZAK'ın Ankara Belediye Başkanı CHP'li Vedat DALOKAY ile kurduğu temas Ecevit tarafından kesilmedi mi?

Milliyetçi hareketin önemli taraftar desteğine sahip olduğu, siyasetin ana damarlarından birini oluşturduğunu görerek normal siyasi ilişki kurmaya yönelmek yerine, “MHP ve Ülkü Ocakları kapatılsın, Türkeş yargılansın” çığlıklarıyla ülkeyi kan gölüne çeviren sol örgütlerin dümen suyuna girmenin mantıki bir izah yapılabilir mi?

27 Mayıs 1980’de MHP Genel Başkan Yardımcısı, Gümrük ve Tekel eski Bakanı milliyetçi camianın çok sevdiği Gün SAZAK, evinin önünde Dev-Sol militanları tarafından şehit edildi. 17 Haziran'da, Genelkurmay Başkanı EVREN, Kuvvet Komutanları ve Genelkurmay İkinci Başkanı Necdet ÖZTORUN'u toplantıya çağırdı ve kod adı “Bayrak Harekâtı” olan bu darbenin 15 Temmuz'da yapılması kararlaştırıldı.

Ancak 2 Temmuz'da DEMİREL hükümeti güvenoyu alınca, plan ertelendi. 28-31 Ağustos'ta, 3 Eylül’den itibaren her an hazır olunması bildirilen “Bayrak Harekâtı” özel kuryelerle komutanlara teslim edildi. 12 Eylül, saat 00:04'te, radyo ve televizyondan okunan bildiriyle Silahlı Kuvvetler’in hiyerarşik düzen içerisinde yani “emir-komuta zinciri” içerisinde yönetime el koyduğu, ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildiği, siyasi faaliyetlerin yasaklandığı açıklanıyordu.

SONUÇ:

12 EYLÜL'ÜN KARANLIK YÜZÜ

12 Eylül sürecinde, toplam 650.000 kişi gözaltına alındı. 98.000 kişi örgüt üyesi suçlamasıyla yargılandı. 1983'e kadar bu davalarda 17 kişi için idam cezası verildi ve infaz edildi. Bunlardan 10’u sol, 7’si ülkücüydü. Konsey’in bu konuda özenle izlediği denge politikası aslında 12 Eylül müdahalesinin ideolojik yapısını ve olaylara bakış tarzını yansıtır. Bu dönemin Genelkurmay istihbarat raporlarında ve Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nde belirtilen tehlikeli cereyanlar arasında Ülkücülük de vardır. Darbeden bir ay sonra idam edilen Mustafa PEHLİVANLIOĞLU ailesine yazdığı son mektubunda şöyle diyordu:

“Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki, Mustafalar ölür, Allah(cc) davası ölmez. Milliyetçilik yaşar, kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer, her zaman Allah'a inananlarındır.”

Aynı şekilde 27 Mart 1982 tarihinde 12 Eylül’ün cellatları tarafından idam edilen Fikri ARIKAN idama giderken hücre arkadaşı Turan DEMİRKIRAN’a şöyle diyordu: “Bütün arkadaşlarıma söyle onlardan tek bir isteğim var eğer buradan çıkarlarsa mezarımın başına gelip beni ziyaret etsinler, bir Fatiha okusunlar o bana yeter.” Ve idam sehpasına çıktığında kendisine son isteği sorulduğunda “Vatan sağ olsun!” cevabını veriyordu.

Ortam, savaş esirleri tarzında düzenlenmişti. Mamak Cezaevi’ne tıkılan ülkücü ve solcu tutuklular, çok feci şartlar altında yıllarca burada kaldılar. Büyük çoğunluğu erlerden oluşan görevliler, cezaevi Komutanı Albay Raci TETİK'den aldıkları özel talimatla tutuklulara nefes aldırmıyorlar ve en ama acımasız metotlarla ezmeye çalışıyorlardı. Birçoğu okuma yazma bilmeyen erlerin uyguladıkları en hafif ceza, sudan bahanelerle yağmur gibi coplamaktı.

Birçok tutuklu, keyfi gerekçelerle 2 metrekare zindanlara tıkılıp ıslak zeminde farelerle iç içe yaşamaya zorlandı. Tabii olarak sağlıklarını kaybedenler, ciğerlerinden hastalananlar, psikolojik dengeleri bozulanlar, ölenler oldu.

Bu zülüm ve işkence ortamı uzun yıllar devam etti. Hüseyin KURUMAHMUTOĞLU namaz kılarken takkesini çıkarmadı diye acımasızca tekmelendi ve hayatını kaybetti.

İnsanlık ve vicdanla bağdaşmayan bu muameleler, Raci TETİK’in psikopat de sadist eğilimlerinden şahsi tercihinden ziyade ihtilal yönetiminin bilinçli ve yaygın uygulamasıydı. Böylelikle insandan ziyade “sürü muamelesi” yapılan tutuklular hem ruhi hem de fiziki bakımdan ezilmek, sindirilmek, beyinleri boşaltılmak isteniyordu. Başka bir ifadeyle, bilinçli bir “Mankurtlaşma Operasyonu” yürütülüyordu.

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasıyla ilgili ilk duruşma başlarken, fevkalade bir hadise yaşandı. 1 nu.lu sanık konumundaki Alparslan TÜRKEŞ salona girerken bütün sanıklar bir anda ayağa kalktılar ve İstiklal Marşı’nı gür bir sesle okumaya başladılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmak suçlamasıyla yargılanan ülkücüler duruşmaya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Milli Marşını okuyarak başlıyorlardı. Hakimler ve savcılar dahil, herkes ayaktaydı. 507 sanığın, gözyaşı ve hıçkırıklar arasında yükselen sesleri, aylardır çektikleri çilelerin eziyetlerin kefareti olarak duruşma salonunu doldurdu. Gencecik insanların hüzün ve acı dolu yüreklerinden kopup gelen ve bütün insanlığa ve Türk Milleti’ne toplu bir çağrı anlamı taşıyan bu coşku dolu gösteri, bütün canlılara yaşama sevinci, diriliş muştusunu dağıtan bir ilkbahar yağmuru gibi serinleticiydi.

Kapatılan MHP'nin Genel Başkanı TÜRKEŞ, 14 Ekim 1981'de yapılan duruşmada suçlamalara karşı savunmasına şu cümlelerle başlıyordu: “Bu iddianame, baştan aşağı yalan ve iftiradan ibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, icraatım bu iddiaları baştan aşağı reddedişten ibarettir. Sayın hakimler, Cumhuriyet tarihimizin en önemli davasına bakıyorsunuz. Siz bizi yargılıyorsunuz. Tarih ise, biz olduğu gibi sizi de iddia makamını işgal eden bu zevatı da yargılayacak ve hüküm verecektir.

"...Ruhi Kılıçkıran'dan Gün Sazak'a kadar şehit evlat ve kardeşlerimin ruhaniyetlerinin şu anda bizimle beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzip etmeyecekleri şekilde konuşmaya, yalnız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üçbinaltıyüz can, bu hak bildiğimiz yolda "Vatan-millet-din ve devlet" uğrunda şehit oldular. Onlar hem şehitlerimiz hem de şahitlerimizdir.

Yarın huzur-i ilahide de bana şahitlik edecek olanlar, onlardır... Onların huzurunda, onlar için konuşacağım!

..

Huzur-i ilahiye yüz akıyla çıkmaktan başka bir endişeye gönlümde yer yoktur. Hiçbir beşeri kudret önünde eğilmem. Kimsenin merhamet ve insafına şahsen ihtiyacım yoktur. Sözüm, tenkidim, talebim yalnız mülkün temeli olan adalet namınadır, yalnız milletim ve devletim içindir..."

MHP ve ülkücü kuruluşlar arasında 220 kişinin idamı, 367 kişi için de muhtelif ağır cezalar istenmektedir. Türk tarihinde hiçbir savcı bu kadar idam cezası talebinde bulunmamış, bu kadar mesnetsiz suçlamalarla bu derece sorumsuz iddianame tanzim etmemiştir.

İkinci Dünya Harbi’nin savaş suçluları bile galiplerin mahkemelerinde yargılanırken, haklarında bu kadar ağır cezalar talep edilmemişti” diyordu.

Söz konusu iddianamede, anlaşılmaz bir pervasızlıkla kaynak belirtmeye bile gerek görülmeden bir Marksis’tin eserinden satır satır alıntılar yapılmıştır. Böylelikle hukuki bir metin olma mecburiyeti bir tarafa bırakılarak ideolojik bir suçlamaya dönüşen iddianame MHP yöneticileri tarafından şiddetle eleştirildi.

İdam talebi ile açılan davanın iddianamesinin ideolojik bir balondan ibaret olduğu Nevzat KÖSOĞLU'nun ifadesiyle, “Mahkemenin bir hayalle uğraşmaya çalıştığı ilk duruşmadan itibaren net bir şekilde görüldü”.

Nevzat KÖSOĞLU’nun 10 Mart 1987 tarihinde yaptığı savunmasında söyledikleriyle tarihi bir tespit olarak zabıtalara geçmiştir:

“Bu süreç bizi adalete ulaştırabilir mi? Hiç zannetmiyorum. Vereceğiniz hangi karar bir propaganda savaşı ile başlayan ve en az on yıl devam edeceği belli olan sanık sıfatının izlerini beraat edecek insanların kafalarından ve ruhlarından silebilecektir. Bu davada adaletine inanmadığım bir makamdan ne isteyebilirim? Ancak unutulmamalıdır ki, bütün bunlar geçicidir. İhtilalin beni yargıladığı gibi bir gün Mahkemenizi de millet yargılayacaktır. Tıpkı Yassıada Mahkemeleri’nde olduğu gibi. Çünkü, demokratik hayat yaşanan ülkemizde, her askeri harekette, millet bir kere daha aşağılanmaktadır, horlanmaktadır.”

Kabul etmek gerekir ki, 12 Eylül darbesini yapanlar Milliyetçi Hareket ile ilgili planlarını büyük ölçüde gerçekleştirdiler. Çoğu gençliğinin baharında yüzlerce ülkücüyü aylarca, yıllarca hapis ettiler. İçeride bulunanlara insanlıkla vicdanla bağdaşmayan işkenceler uyguladılar, eziyet ettiler, sağlıklarıyla oynadılar. Birçoğunun psikolojisini bozdular, ruh dengelerin alt üst ettiler. Yıllarca sonra çoğuna ceza bile vermeye gerek görmeden çıkmalarına izin verdiklerinde hapse girmeden önce ümitleri beklentileri geleceğe dair hayalleri bulunan canlı ve atak bu ülkücü gençlerin, aileleriyle birlikte yarınları karartılmış, hayalleri yıkılmıştır.

‘Türk Milleti adına’(!) Darbe yaptıklarını iddia edenlerin çok anlamsız bir tarafsızlık iddiasıyla testiyi kıranla suyu getireni bir görmesi sonucu özellikle Türkiye’nin Güneyinde ve Doğusunda bölücü hainlere ve aşırı solcu anarşistlere karşı Türk vatanının bütünlüğü ve Türk milletinin birliği için ülkücü-milliyetçi saflarda mücadele eden vatan evlatları aynı işkence ve hapis cezalarına çarptırılınca meydan hepten pkk’lı hainlere terk edilmişti. 2013 senesinde 26 Ağustos Malazgirt Zaferi törenlerine katılmak için Muş’a gittiğimde oteldeki görevlinin bana ilk sözü “Ağabey bizleri buralarda uzun yıllardır yalnız ve sahipsiz bıraktınız.” Olmuştu.

Aynı şekilde Türk Milliyetçiliği fikri 12 Eylül’den sonra sanık sandalyesine oturtulup millet nezdinde de “öcü” gibi gösterilmeye çalışıldı. Belgeyi ben okumadım ama iddia edildiğine göre devletin “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nde ülkücülük-milliyetçilik fikri devlete düşman fikir akımları listesinde gösterildi. Genç nesillerin Türkiye’nin ve dünyanın meseleleri ile ilgili fikirler geliştirme ve alakaları engellendi. Uygulanan eğitim politikaları, yazılı ve görsel basının yayınları ile bencil, çıkarcı, zevkçi, duygusuz, duyarsız ve ülküsüz nesiller yetiştirilmesi amaçlanıyordu bunun en çarpıcı ifadesi “Savaşma, seviş.” Sloganıdır.

Bu boşluktan başka karanlık odakların ve dış güçlerin istifade etmesi kaçınılmazdı nitekim şimdilerde yaygın deyimle “Fetö” diye ifade edilen, milletimizin ve devletimizin kılcal damarlarına kadar nüfuz eden “paralel yapı” 12 Eylül darbecilerinin ve müteakip siyasi iktidarların geniş aymazlığı ve müsamahaları neticesinde gelişti, büyüdü ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni 15 Temmuz 2016 tarihinde bir büyük ihanetle karşı karşıya bıraktı.

Ülkücü-milliyetçi çevrelerin uzun yıllardır devletin her kademesine yaptıkları müracaatlar, yayınlar ve hatırlatmalara rağmen bu aymazlıklar devam etti. Karanlık odaklar Türk Milletinin hayırseverlik duygusunu sonuna kadar sömürerek temin ettikleri büyük imkanlarla Türk Milletinin evlatlarını avladılar. Aileleri fakir, zeki ve çalışkan öğrencileri açtıkları yurtlarda ücretsiz barındırmak, dershanelerde ve okullarda ücretsiz okutmak vaadiyle kendi saflarına çektiler. Varlıklı ailelerin çocuklarını da güvenli yurtlarda barındırmak, onlara dinini, diyanetini öğretmek vaadiyle saflarına çektiler.

Neticede Türkiye’nin kaymak tabakası diyebileceğimiz çok zeki, çok çalışkan, çok iyi eğitim almış seçkin mesleklere sahip on binlerce vatan evladı “Mehdi”ci anlayışlarla devşirildi. Ailelerine ve milletine yabancılaştırıldı. Bir adanmışlık duygusuyla dünyanın en ücra köşelerinde açılan okullarda boğaz tokluğuna çalışan bu gençler bir ihanet çemberiyle kuşatıldıklarının farkında bile değillerdi. Kendilerini Türkiye ile bu ülkeler arasında gönül köprüleri olarak görüyorlardı çünkü cennet vaadiyle kandırılmışlardı. Şahsi iradeleri ve düşünme melekeleri adeta felç edilmişti.

Şimdi on binlercesi cezaevlerinde çürümekte on binlercesi de yabancı diyarlarda her türlü istismara açık, vatansız bir şekilde yaşamaktadırlar. Böylece Türkiye’nin kalkınmasında önemli hizmetler görebilecek bir nesil kaybedilmiş oldu. Şimdi “Gençliğim eyvah!” diye dizimizi dövmekteyiz.

Günümüzde milliyetçi nesiller arasında yaşanmakta olan kopukluğun yer yer göze çarpan hafıza boşluğunun, temel değerlere ilişkin karmaşanın sorumlusu 12 Eylülcülerdir.

Darbeciler, Türkiye'nin geleceği açısından milli şuur sahibi herkesi kaygılandırıp düşündürmesi gereken bu acı tablonun vebalini daima omuzlarında taşıyacaklardır.

1-) BBC Türkçe muhabirlerinden İrem Köker. 14.09.2018. ABD gizli diplomatik belgelerinde 12 Eylül darbesi

2-) Cahit KAYRA, Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü II. Cilt, Tarihçi Kitapevi, 2. Baskı, 2014-İstanbul. S.275

3-) Cengiz YILDIRIM, “1. Ve 2. Nesil Washington Uzlaşması Neoliberal İktisat Politikalarının 1980’den Sonraki Evrimi”, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Güz 2011, Cilt 7, Yıl 7, s-5-6

4-) Hüseyin ŞAHİN, Türkiye Ekonomisi, 5. Baskı, Ezgi Kitabevi Yayınları, Bursa-1998, s.202

5-) Türk Yurdu Dergisi. Eylül 2010. 12 Eylül Özel Sayısı

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş