“PKK’lı teröriste liyakat” ödülü

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Aralarında Sorosçu Nadire Mater,  “Öcalan bebek katili değil”  ifadesiyle dikkat çeken Berat Günçıkan, “militan”  Ertuğrul Mavioğlu’nun da bulunduğu jüri,  “Gurbetelli Ersöz Özel Ödülü”ne Banu Güven’i layık gördü.
Güven’in  “adıyla ödüllendirilmeye layık görüldüğü”  Gurbetelli Ersöz bir terörist. Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmeni olduğu yıllarda, PKK’ya yardım ve terör örgütü propagandası yapmaktan yargılanarak hüküm giymiş. 1995’te dağa çıkmış ve  “resmen” PKK’lı olmuş. 8 Ekim 1997 günü de girdiği bir çatışma sırasında ölmüş. Terör örgütüne yakın internet sitelerinde  “direnişçi bir kadın”, “üretken bir militan”, “PKK şehidi”  gibi ifadeler var adının yanında!
“Ödül!”ü başkasına verselerdi, insanların evlerini ateşe veren, araçlarını parçalayan,  nasıl bir  “ezilenlerin mücadele biçimi”yse, tonla  “ezilen”in evlerine ekmek götürmek için alın teri döktüğü işyerlerini yağmalayan grupları “barış gönüllüsü” diye anons eden Güven’in hakkını yemişler diye, ben bile itiraz ederdim!
Azimle çalıştı kız... O olmasaydı Sırrı Sakık kimin programında, “Sayın Öcalan bu süreçte çok önemli bir aktör. Sayın Öcalan sürece katkı sunacaksa onun alanı açılmalıdır” diye tekrarlayacaktı defalarca? İsmail Beşikçi, nerede suçlayacaktı Türkiye Cumhuriyetini  “devlet terörü” yapmakla. Kemal Burkay nerde hatırlatacaktı varlığını ve   “federasyon” idealini! Vedat Türkali nerden “selam” yollayacaktı  “arkadaşı Abdullah Öcalan’a” ?
 “Leyna Zana’nın çıkamadığı ekrana ben de çıkmam” deyip işinden gücünden olan birine de, PKK kampında, sırtını silahlara dayamış halde poz veren bu teröristin adıyla onurlandırılmak! yakışırdı elbette...



MANŞETLERİMİZ İCAZETLİDİR!..

Yine konuşuyor  “uçak”  fotoğrafı:
Gazetelerin genel yayın yönetmenlerinin davetli olduğu gezide ne işi olduğunu anlamadığımız Yiğit Bulut (Habertürk), Tayyip Erdoğan’ın sağ kol hizasındaki koltuğu Erhan Başyurt (Bugün)’a kaptırmış nasıl olduysa... Kapladığı alan itibarıyla fark edilmemek gibi bir “felakete” uğrama ihtimali yok ama, yine de foto muhabirinin tam karşısına konumlayarak garantiye almış “varlık belgesi”ndeki görünürlüğünü.
Hasan Karakaya (Yeni Akit) tam  “köşe” ...  Kendisini Ekrem Dumanlı (Zaman)’nın yanına iliştiren Enis Berberoğlu (Hürriyet), yine atamamış üzerine yapışan  “sığınmaya çabalar”  tavrı...  Erdal Şafak (Sabah)’ın Necdet Özel’e rahmet okutan cinsten doksan derecelik eğimli duruşu da tüy dikmiş, hepten silikleşmiş Berberoğlu. Nuh Albayrak (Türkiye) hem gözünü kırpmadan Erdoğan’a bakıyor, hem de sayfalar dolusu not tutmuş, hem gözü, hem eli işliyor maşallah!
Genelde sere serpe görmeye alışık olduğumuz Mustafa Karaalioğlu (Star), kadro kalabalık olunca oturacak yer bulamamış, o da sığışmayı denemiş bulduğu  “baş” olmasa da “boş”  köşeye...
Yazık, hemen her gezide Erdoğan’la kır kahvesinde oturuyormuş havasında pozlar veren Yusuf Ziya Cömert (Yenişafak)’in kafası, o da ancak arkadan girebilmiş fotoğrafa...
Uçağın en tecrübesizi ama İsmail Yuvacan (Vatan), belli ki Erdoğan’ın tam omzunda olmanın hatırına katlanmış ayakta iki büklüm durmaya...


Tek satır yazamadılar
İşte bu fotoğrafta gördüğünüz zat-ı şahaneler var ya...
Hani şu Tayyip Erdoğan’ın  “görüş açısı”na girmek için neredeyse birbirlerinin üzerine çıkmış vaziyette, hani istiflenmiş hamsi gibi oturan genel yayın yönetmenleri...
Hani şu sözde  “kamuoyunu etkileme, yönetme, yönlendirme gücü”ne sahip olanlar...
Hani siyasilere, sporculara, sanatçılara, işadamlarına bizzat meslektaşlarına karşı  “yazarsam görürsün haaa...” tehdidi savurmaya bayılanlar...
“MİT-PKK görüşmesi” bahsinde, düne kadar çoğu bir tek satır dahi yazamadılar...
Hatta Akşam Gazetesi Ankara Temsilcisi Çiğdem Toker’in  “yalanlanmayan”  iddiasına göre, bazıları kafa kafaya verip  “yazmama” kararı aldılar... Yazanlar da, ya dalga geçer gibi  “Ne olmuş canım, ne var bunda şaşıracak, tartışacak”  diyerek avukatlığa soyundular, ya  “zamanlamaya bak” deyip  “mazruf”un, -Pandora’nın kutusu sanki-  “zarftan çıkması”na mani olmaya çalıştılar, ya da hedef şaşırtarak, yavuz hırsız  misali  “muhalefet”i suçladılar.
Dolayısıyla, günlerdir yok sayılmış bir konu, Erdoğan’ın gezisini izleyen bütün gazetelerde, aynı günde, aynı sözlerle manşet oluyorsa, bu fotoğraf işlevi itibarıyle bir  “damga”dır aslında:
GÖRÜLMÜŞTÜR!
Yazılabilir, okunabilir, yayılabilir  “sakınca” yoktur! Bilmem kaç sayılı yandaşlık tebliği uyarınca manşetlerimiz icazetlidir...


Erdoğan’dan çok Erdoğancı
Tabii bir de işin şu boyutu var:
Yazdılar da ne oldu sanki?
Tamam Erdoğan “yasağı” kaldırdı,  “icazet”  alındı. Hatta olur ya, ne yazacaklarını bilemezler diye, hepsini karşısına aldı, teeeeek tek, tane tane, çok net, anlaşılır biçimde anlattı,  “görüştüler” dedi, “konuştular” dedi,  “görüşsünler-konuşsunlar diye biz yolladık”  dedi, “Habur tavizdi” demeye getirdi...
Ve inanır mısınız, bu halde bile o koca koca gazetelerin anlı şanlı genel yayın yönetmenleri Erdoğan’ın açıklamalarının ne anlama geldiğinin adını koyamadı.  “İtiraf” diye başlık atamadı!
Dağları saran korku, gerçeği yazıya dökmeye geçit vermedi!
Hatta Erdoğan’dan bile daha fazla Erdoğancı kesildi kimileri!
Erdoğan’ın  “PKK ile müzakere”yi anlatışını, okuyucusuna  “mücadele” diye yutturmaya
kalkıştı!
Manşet dediğin “göstermeyi” amaçlar değil mi!
Bunlar hem  “Böyle buyurdu Başbakan” diye manşet attı, hem de okurları “Başbakanlarının ne buyurduğunu okuyamasın da, anlamasın, gözü açılmasın, uyanmasın” diye, en sağlıklı gözün okumakta zorlanacağı hurufatı seçti...
Bilemiyorum basın tarihinde var mıdır bundan başka “okutmamak üzere yapılan birinci sayfa” örneği!


 


BASINDAN SEÇMELER


Basın Başbakanın çevresine etten duvar ördü...

Oslo’da PKK ile görüşmenin ne kadar olağan sayılması gerektiğine halkı inandırmaya
çalışıyor.
Kanın durması için Başbakan siyasi prestijini tehlikeye atmış...
Bu fedakârlık takdir edilmeliymiş...
İyi de.. Altı yıldır görüşülüyor ve ülkede terörün yarattığı kan ve acılar azalacağı yerde artıyorsa burada bir yanlış aramak gerekmez mi?
Melih Aşık / Milliyet


 


 


Devlet tarafından muhatap olarak tanınan bir terör örgütü tatmin edilemez, hiçbir uzlaşmaya razı edilemez. İktidar konuşmayı seviyorsa, bunun için daha uygun muhataplar seçmelidir.
Güngör Mengi / Vatan


 


 


Hak etmiyorsan almasana...

Madem ödüllerden gidiyoruz, Uluslararası Hrant Dink Ödülünün Ahmet Altan’a verilmesiyle ilgili tepkileri es geçmek olmaz.
İlki Ruşen Çakır’dan!  Çakır,  Altan ödülü almak üzere sahneye çıktığı anda salonu terk ederek belli etmiş memnuniyetsizliğini...
Altan’ın ödülü alırken sarf ettiği “Bu ödülü hak etmiyorum...”  ifadesi dün  “sanal alem”deki en yaygın polemik malzemesiydi.
Bakın Altan’ın sözlerine, twitter’dan hangi cevaplar geldi: “Madem haketmiyorsun, alma o zaman!”,  “Dink’in arkadaşları” titrini pek benimseyen tüm “sol” simalar, cidden utanmıyor musunuz?”, “Hrant Dink’in “ölüsü”nün liberaller eliyle fetişleştirilmesine, araçlaştırılmasına tanık olduk. Dağılabiliriz.”, “ Ödül, cinayet sorumlularını ortaya çıkaran Nedim Şener’in tutukluluğunu destekleyen gazetenin başyazarı Altan’a!”


 


 


Aç kurtlar yangından mal kaçırma telaşındalar

Abdül Celil yakında ülkenin tamamen kurtarıldığını ilan edeceklerini söyledi.
Pardon... Libya’yı kim, kimden kurtardı? Veya kurtarıyor acaba? 1942 yılına kadar İtalyan sömürgesi olan ve kabilelerden oluşan Libya’yı devlet haline getiren, kişilikli politika uygulayan Kaddafi’yi iktidardan uzaklaştırmak için savaş verenler Libya halkı mı, yoksa Fransız, İngiliz ve İtalyan liderlerinin baskısı ile Libya’yı 6 aydır bombalayan NATO uçakları ile en modern silahlarla donatılan, ceplerine para dolduran paralı askerler mi?
Libya’da maliyeti ucuz, kaliteli bol miktarda petrol var. Kaddafi yıllık 50 milyar dolar dolayındaki petrol geliri ile yıllar boyu Libya’nın altyapı yatırımlarını tamamlamaya çalıştı. Petrol gelirini aç kurtlara yedirmedi. Petrol geliri ile yapay nehirler, limanlar, yollar, konutlar, okullar yapıldı.
Kaddafi’nin altyapı yatırımı için açtığı ihalelerden Türk müteahhitler de yararlandı. Daha da doğrusu Libya Türk müteahhitlik firmalarının dışa açılmasını sağlayan ülke oldu. Libya’yı 6 ay bombalayarak alt ve üst yapıyı yerle bir edenler, şimdi “Libya’yı biz onaracağız... Petrolü biz çıkaracağız”  diyerek, yangından mal kaçırma telaşı içindeler. Sayın Erdoğan’dan önce Libya’ya gitmeyi başardılar.
Anlaşılamayan şudur: Kaddafi gidince Libya’ya demokrasi mi gelecek? Düvel-i Muazzama’nın hedefi Libya’ya demokrasiyi getirmek için Kaddafi’i koltuktan indirmek idi ise NATO 6 aydır Libya’yı neden bombaladı? Sarkozy ile Cameron Libya’ya demokrasi getirmenin mi, yoksa petrol kaynaklarını paylaşmanın mı peşinde? Anlayabilsek, rahatlayacağız.
Güngör Uras / Milliyet


 


 


Böyle teselli mi olur

Rıza Zelyut, “Türkiye; kazanacak tarafa oynamak için hemen saf değiştirerek doğru bir hamle yaptı. Böylece; Libya’yı NATO güçlerine bırakmadı. Çünkü; NATO Sekreteri Rasmussen’in  deyişi ile Libya’da kazanan NATO oldu. Eğer  Türkiye; NATO içinde oraya müdahil olmasa idi; bugün bu ülke tamamen Fransa’nın etkisine girmiş olacaktı. Oradaki petrol işi de inşaat sektörü de Fransa’nın eline düşecekti” diyor. Ne yani Fransa Libya’yı tek başına yağmalarsa kötü, o zaman emperyalizm... Ama bize de pay verirse iyi öyle mi? Bu ne biçim teselli...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları