Prizren'de ezan sesleri

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Elden çıkalı neredeyse yüz yıl olmuş ama o kendini bir nazlı gelin gibi hep muhafaza etmiş. “Bizim için” orada yaşamayı seçenlere, Türkiye’de Türklüğün ve Atatürk’ün “tukaka” edildiğini söylemeye bir türlü dilim varmadı.

 

Prizren, Balkanlarda Türkçe konuşulan, Türkçe düşünülen ve Türk gibi yaşanan önemli yerleşim yerlerinden biri. Dünya üzerinde Türkler için böyle yer bulabilmek ender görülen bir şey.
Prizren elden çıkalı neredeyse yüz yıl olmuş ama o kendini bir nazlı gelin gibi hep muhafaza etmiş.Osmanlı-Türk döneminden 23 tane cami ayakta kalmış. Bu camilerden ezanlar okunmaya başlanınca Prizren bambaşka bir havaya bürünüyor.
Prizren’e Türk mührünü vuran sadece camileri değil. Hamamlar, köprüler, çeşmeler, medreseler, tekkeler, Türk adını muhafaza eden Terzi, Maraş gibi mahalleler ve nihayetinde ecdadımızın Namazgah adını verdiği açıkhava mescidi ve nice eserler, Prizren’nin onca sene geçmesine rağmen “ben hala Türk’üm” demesinin başlıca sebebi.
İslam’ın ve Türklüğün bu kadar eserini barındıran Prizren’nin; ikliminin yaşayanları etkilememesi ve kişiliklerini ve ruh yapılarını şekillendirmemesi düşünülemez bile.
Onun için Prizren’de yaşayanlar bizim anlayamayacağımız bir şekilde İslamiyete, Türklüğe, Türkiye’ye ve Mustafa Kemal Atatürk’e bağlı olarak yaşıyorlar.
Ben bunu daha once bir kez Makedonya’nın Sturuga şehrinde görmüştüm.Orada yaşlı bir teyzeye niçin herkes gibi Türkiye’ye göç etmediğini sorduğumda “sizin için Sturaga’da kaldım” demişti.
Prizren’dekiler de orada, bizi yani İslamiyeti, Türklüğü, Türkiye sevgisini ve Atatürk’e bağlılığı yaşatarak, bizim için yaşıyorlar. Acaba bunun farkında mıyız? Eğer farkında değilsek onlara çok haksızlık ediyoruz demektir.
Zaten onlara Türkiye’de Türklüğün ve Atatürk’ün  “tukaka” edildiğini söylemeye bir türlü dilim varmadı. Hayallerini yıkmak ve mücadele azimlerini azaltmak istemedim.
Aksini yapsaydım 8 yaşındaki Danyal Patula’nın her cümlesini hissederek ezbere söylediği “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”nin bir anlamı kalmazdı. Henüz kelimelerin dilinde yuvarlandığı 4 yaşındaki çocuğa annesinin İstiklal Marşı’nın on kıtasını ezberletmesi de kocaman bir hiç olurdu.
Mustafa Baki İlköğretim Okulu’nda yedi sekiz yaşındaki çocukların “Türk önde Türk İleri” diye bağırışlarına engel olamazdım. Türk çocuklarının yetişmesinde emeği olan Türk öğretmenlerini de asla es geçemem. Kırkbeş yıl öğretmenlik yapmış olan Liriye Dişo 1950 yıllarının sonunda her kim olursa olsun Prizren’e Türkiye’den geleni  sadece Türkiye kokuyor diye ve bu kokuyu duymak için görmeye gittiklerini söylemesi karşısında durdum kaldım.

***

Prizren’in tarihi süreç içinde
yaşadıkları, günümüzdeTürkiye’de
yaşananların yorumlanması açısından çok iyi bir örnek.
Aslında bunu bütün Balkanlar için söylemek mümkün. Onun için bir zahmet ilginizle, Prizren’i  mercek altına alın. Dün yaşanılanları ve bu gün karşılaşılanları öğrenin. Belki o zaman Türkiye’de başımıza gelecekler olanlar hakkında bir kanaate varabilirsiniz.
* Özcan Pehlivanoğlu

 

+++

 

Bazılarına fedakarlık düşer
Elbette büyük haksızlık var. Elbette tahammül edilemeyecek bir durum var. Bu haksızlıkları ve kanunsuzlukları ret ediyoruz.
Ama ne olur, mücadeleyi bireysel mağduriyete indirgemeyin. Siz bir ulusun bağımsızlık mücadelesi adına orada tutsaksınız. Aman bizi kurtarın anlamına gelecek sözlerden sakınmanız gerek.
Bağımsızlık ve yurtseverlik mücadelesi veren tek sizler değilsiniz. Sizden önce de Silivri’de tutsak alınmışlar var.
Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar gibi sözler, dışarıda mücadeleye devam edenler güç vermez.
Sanki Silivri’de tutsaklar yalnızca, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’dan ibaretmiş gibi bir görüntü çizmeyin. Siz de biliyorsunuz ki tek başına kurtuluş yok.
İsyanınızı anlıyoruz. Bu isyan ülkenin geldiği bu duruma isyan olmalıdır. Yoksa sizlerin tutukluluk haline inmemelidir.
Anlıyorum diyeceksiniz ki, gel de, sen de üç yıl haksız yere yatta göreyim. Mücadele biraz da böyle bir şeydir. Bazılarının paylarına daha fazla fedakârlık düşer.
Geçmişteki mücadeleden pişmanlık duyularak orada çile doldurulamaz. Size kuvvet verecek olan mücadelenizi aynı inançla sürdürmektir.
Tıpkı diğerlerinin yaptığı gibi.
Çetin Doğan ne demişti? Vatan görevine Silivri de devam edeceğim.
 Perinçek ise, memleket parçalanırken, bir yumruk da bize düşmüş çok mu diyor.
Sizleri özgürlüğünüze kavuşturacak kolay bir yol yok. Zor ama mücadele tek yoldur. Elde edildiğinde de değeri çok yüksektir. l Bülent Esinoğlu

 

+++

 

Elde var hüzün
...Bir ülkede siz çağdaş değerleri inanç siyasetine bağlar kilitlerseniz,bundan da kendi siyasal geleceğiniz adına çıkar peşinde koşarsanız, işte asıl o zaman ülkeye zarar verirsiniz.
Cumhuriyetin  87. yılındaki kutlamalarında, ben özellikle sisteme hakim olanlardan, cumhuriyetin bir tehlike içinde olmadığını, ülkenin çağdaş demokratik değerlerinin asla değiştirilemeyeceğini, akıl ve bilimin sadece çağdaş cumhuriyet anlayışının içinde yaşamasının önemini anlatan söylemler açıklamalar görmek isterdim.
Yapılan ve inandırıcı olmayan gösteriler bile bu sorumluluğun nerde kaldığını gösteriyor aslında.
Bununla beraber 60 yıldır Atatürk devrimlerine inanmayanların, hatta ona karşı çıkanların, inanç siyaseti yaparak cumhuriyete nasıl da zarar verdiklerini biliyorlar mı acaba?
“Ne mutlu Türküm diyene” diyemeyenlerin, nasıl bir demokrasi anlayışını bu ülkeye getirmeye çalıştıkları ortada, adı “Ilımlı İslam”.
Yoksa cumhuriyetin yerine yarın bu sistememi alışmaya zorlanıyor bu toplum?.
Kimsenin konuşamadığı ama sadece konuşan sisteme tek hakim olan bir Başbakan. Böyle bir demokrasi anlayışı olabilir mi?.
Atatürk’ün bıraktığı çağdaş cumhuriyette ve bu yıl kutladığımız 87 yılın ardında, sadece hüzün vardı bana göre...
* Prof. Dr. Levent Seçer / Almanya

 

+++

 

Bu dünya size kalır mıydı(!)
...Birileri hazıra kondu!.., Bu yoklukta yapılanları, beğenmez oldu!.. Dil uzattı o döneme. Düşünmediler bile, kurtarılmasaydı vatan, o makamda kendileri değil kimler olurdu!.. Edep!.. Biraz haya; biraz vefa!..
İsteseydi Atatürk; Padişah olurdu!..
Halife olurdu!.. “Hem de islam Aleminin lideri!” Bu payeler kalır mıydı birilerine o zaman!.. Onlarca lüks villası olurdu!..
2 milyar doları olurdu!.. ,
Özel uçakları olurdu!..
Biri yetmez... bikaç tane!..
Filo kurardı; isteseydi!..
Latife’sini, şeyhlerin, kralların
mahdumlarının düğünlerine özel uçağıyla gönderirdi!..
Binlerce koruması olurdu!..
Korumaları için onlarca zırhlı araçları
olurdu son madel!..
İsteseydi her on günde bir değil beş günde bir yapardı dışı seyahatleri!..
İsteseydi; yandaşlarını uçağına alırdı biryerlere giderken!..
Örtülü ödenekten trilyonlar harcardı sogusuz!.Tanrıdan başka kimseye de hesabım yok derdi!. İsteseydi, kıraç tarladan Orman Çiftliği yaratmakla uğraşmaz, çevirdi Çankaya’nın çevresini!..
Ve dahi İstanbulun göbeğinden eşdost için ranta en uygun bölgeleri!.. 
Limanlar kurar, gemiler de alırdı yakınlarına, ortak olurdu adı bilinmez onlarca şirketlere!.. Özel af ve rant kanunları çıkarırdı yandaşları için!..
Çok mücevher dükkanları olurdu!.. Hem de KDV’si düşük, ÖTV’si sıfır!..
Ve isteseydi, demokrasiyi getirmek uğruna, kendine rakip parti de kurdurmazdı!..
* Mehmet Halil Arık

 

+++

 

Başbakan havaalanında verdiği demeçte TRT ile ilgili sorulara cevap verirken “siz hala devletçiliği mi savunuyorsunuz” dedi.
Bizim paralarımızla yönetilen kurum devlet kurumu değil midir?
Eğer değil ise neden hala bizim paramızla yayın yapılıyor?
* Abdulkadir Ağaoğlu

 

+++

 

Boş kavanozun içinde zıplayan pireler gibi
Roger Bannister’in hayali, bir (1) mil koşusunda dünyanın en hızlı adamı olmaktı. O dönemde bir milin dört dakikanın altında koşulamayacağı düşünülüyordu. Hatta çeşitli dergilerde bunun mümkün olmadığı, insan vücudunun buna dayanamayacağı yazılıyordu.
Tüm bu önyargılara rağmen Roger Bannister, 1954 yılında 1 mili dört (4) dakikanın altında koşarak inanılmazı başardı. İşin asıl ilginç yanı bu rekordan sonraki iki yıl içinde, tam 213 atlet daha 1 mili 4 dakikanın altında koştu.
Ne değişmişti?.. Değişen, sadece kafalarda oluşan engelin kalkmasıydı.

***


Bir fil bir tonluk yükü hortumuyla kolayca kaldırabilir. Ama siz hiçbir sirke gidip bu dev yaratıkların sessizce küçük bir kazığa bağlandıklarını gördünüz mü?
Bir fil küçük ve güçsüzken ağır bir zincirle hareketsiz bir demir kazığa bağlanır. Ne kadar çok zorlarsa zorlasın zinciri kıramayıp kazığı yerinden oynatamadığını keşfeder. Sonradan fil ne kadar büyük ve güçlü hale gelirse gelsin yerde yanı başında duran kazığı gördüğü sürece hareket edemeyeceğine inanmaya devam eder. Birçok akıllı yetişkin de sirkteki fil gibi davranır. Düşüncelere, hareketlere ve sonuçlara hapsolmuşlardır. Asla kendi koydukları sınırların ötesine geçemezler.
Ne yazık ki birçok kişi yaşam tabakasını olduğu gibi kabul eder ve potansiyeline ulaşamaz. Bu kişiler boş bir kavanozun içinde zıplayıp duran pireler gibidir. Bu durumu gözleyen bir kişi kavanozun kapaksız olduğunu fark eder. Öyleyse bu pireler neden kavanozun dışına atlayıp özgürlüğe kavuşmazlar?  Yanıtı deneyi yapan kişinin açıklamasında bulur. Yanıt çok basittir: Deneyi yapan kişi ilk önce pireleri içine koyduğu kavanozun kapağını kapar. Pireler yükseğe sıçrar ve küçük beyinlerini şiddetle kavanozun kapağına vururlar. Birkaç baş ağrısından sonra pireler o kadar yükseğe sıçramaktan vazgeçerler ve yeni buldukları rahatlığın keyfini sürerler. Artık kapak kaldırılabilir ve pireler içeride tutulabilir; gerçek bir kapakla değil ama “Bu çok yüksek artık” bir düşünce tarzıyla.       
* Bahatin Aslan

 

+++

 

O taş kafa yarmıyor mu
Kamuoyunu epeydir meşgul etmesine rağmen, aileler çeşitli şekillerde uyarılmalarına rağmen, her eylemde bu çocuklar yine başroldeler. Yani, aileleri pek de ilgilenmiş, onları sahiplenmiş değiller gibi.
Hatırlarsanız, geçtiğimiz yıl, İstanbul’da yine PKK sempatizanları gençler tarafından İETT otobüsü molotoflanmış, 16 yaşında gencecik bir kızımız yanarak can vermişti. Artık esmesi mümkün olmayan Serap Eser adlı kızımızın katilleri olarak yakalanan gençlerin yaşları 18’den küçük olduğu için “Çocuk Mahkemeleri”nde yargılanacaklarmış. Yani, yasa gereği ceza indiriminden faydalanabilecekler. Niye? Çünkü onlar,
“ÇOCUK” !...
Çocuğun attığı taş, baş yarmıyor mu! Demek ki yarmıyor...
Çocuğun attığı molotof, can almıyor mu! Demek ki almıyor...
Henüz çocuk olan, gençliğe henüz adımını atmakta iken canından olan Serap, yaşıyor mu! Demek ki yaşıyor...
Neden örneğin, bölgede yoğun yaşanan töre cinayetlerinde, kan davalarında katil bir başkası olduğu halde, 18 yaşından küçük bir çocuk, suçu üstlenir veya zorla, veya belli bir para karşılığı üstlendirilir, hiç düşündünüz mü? Yani, “Sen erişkin bir katilsin ve cezan falanca yıl. Gel, sen bunu hiç çekme, senin yerine ve daha azını şu çocukcağız çekiversin” mantığı.
Sebebi ne, sebebi kim?
İşte bu “Çocuk Yasası”, işte bu “Çocuk Mahkemeleri” dir, maalesef... Asıl yapılması gereken nedir? Asıl yapılması gereken; can alan, kan akıtan, mala zarar veren taş ve molotof atan çocukların almış oldukları cezaları indirmek değildir, olmamalıdır. Asıl mesele, zor ve kesinlikle yapılması gereken mesele; taş atan çocuk bataklığını mümkün olduğunca kurutmak, kötü adam olacak çocukları, en başından kurtarmak, engellemektir gerçek mesele... 
* Sabahattin Talu

 

+++

 

MİNİ YORUM
Tacizin belgesi mi olur
Yaşasın çok mutluyuz; Lizbon’da yapılan NATO zirvesinde Türkiye’nin talepleri kabul edilmiş ve Füze kalkanı projesi için İran tehdit olarak yer almamış.
Sormalı şimdi; tacizin belgesi mi olur?
ABD ay pardon NATO Irak’a girerken de “işgal” diye bir karar alınmamıştı değil mi? Neydi hedef “demokrasi ve barışın tesisi!”
Gördünüz mü demokrasiyi? Zannediyorum işte öyle göreceksiniz “savunma stratejisi”ni!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş