Radyo günleri

A+A-
Altemur KILIÇ

Televizyondan önce “Radyo” vardı. “Televizyondan” sonra  ne olacak Allah ve sonra elektronik ustaları ve şirketleri bilir! Edison, Markoni, Gates derken ilerliyoruz!
Ben telefonun, radyonun, fonografın ilklerinden buraya kadar hepsini gördüm, kullandım, kullanmaktayım.

Çocukluğumuzda, gençliğimizde büyüklerimiz radyoları, telefonları, gramofonları, sonra da ilk televizyonları çalıştıramadıklarında şaşardık. Şimdi de ben, bilgisayarda, televizyonda, CD ve DVD’de arıza çıkıp  çaresiz kalınca, 14-15 yaşlarındaki  çocuklara “imdat” diye bağırıyorum... Onlar da yüzüme hayretle bakıp  “Aman dede...” diye sorunu çabucak hallediyorlar! Babalarımızın, analarımızın, dedelerimizin ve nenelerimizin hallerini  şimdi daha iyi  anlıyorum!

İlk radyo
İlk radyoyu bir akrabamın evinde gördüm. Gençler, parçalardan bir radyo “telsiz”  yapmışlardı. Üzerinde baklava biçimi anten vardı ve kulaklıkla uzak ülkelerden gelen cızırtılı cazırtılı sesleri hayretle dinlerdik! Sonra lambalı ve hoparlörlü radyolar çıktı. “RCA” ve “Frigidaire” marka buz dolablaryla eş zamanda evimize girdi.
Önceleri, yabancı istasyonlardan haberler ve müzik  yayınları dinlenirdi... Sonra 1930’larda önce Galatasaray Postahanesinin üzerindeki ilkel stüdyodan ve Ok Meydanı’ndaki antenlerden, Ankara’da da, Ankara Palas’tan ve plaklardan müzik yayınları yapılırdı... Özellikle İstanbul Radyosu’nun öncüsü rahmetli emekli Muhabere Subayı Hayreddin Hayreden’i rahmetle anıyorum...
Önce bir yabacı şirkete ait olan radyolar sonra devlete, rahmetli Vedat Nedim Tör’ün “Matbuat Umum Müdürlüğüne” geçti... İstanbul Radyosu’nun Postahane  üzerindeki ilkel stüdyolarından 1950’li yıllarda Harbiye’deki Radyoevine ve Ankara Radyosunun da Ankara Palas’ın berber odasında Ankara’daki modern binasına geçişi; önemi gittikçe artan radyoculuğumuzun evrimini gösterir!
Rahmetli Mesut Cemil’lden, Baki Suha  Ediboğlu’ndan, Can Okan’dan, Ülkü Giray’a ve bugüne kadar spikerler, sunucular da ayrı hikayeler... Futbol ve  güreşin  unutulmaz anlatıcıs Eşref Şefık de öyle!...
Radyo yayınları dünyada kalite ve içerik bakımından ilerler, iç ve dış ilişkilerde önemlı bir araç haline gelirken, tabii alıcılar da gelişti!  Lambalı radyonun kalitesi lamba adediyle belirtilirdi. Sonra konsollu ve  gramofonlu  büyük pikaplar çıktı ve lambaların yerini de giderek çipler almaya başladı. Lambalar yerıne “çipler” çıkınca radyolar da küçüldü küçüldü ve sonunda ceplere girdi...

Radyo savaşları
2. Dünya Savaşı yıllarında, radyonun evrensel önemi ortaya çıktı; savaşan devletler,  müttefiklerle Nihver Devletleri arasında radyo savaşları sürdü. İngiliz BBC Radyosu,  Amerikanın Sesi ve diğer tarafta Alman  Radyosu... Japonya savaşa girdikten sonra “Tokyo Rose”un (Tokyo gülü) askerlere adlarıyla seslenerek ve nerelerde olduklarını belirterek adları ve sanlarıyla hitap etmesi gündeme damgasını vurmuştu. Almanlar İngilizleri, Türkiye’yi ve Türk halkını kazanmak için Türkçe kısa dalga yayınlar yapıyorlardı...
Amerikanın Sesi, Türkçe bir yayında  Nasreddin Hoca’nın meşhur hikayesını anlatmıştı.. Hani eşeğini istemeye gelen komşusuna “eşek burada değil” dedikten sonra ahırdan anırması duyulunca “Bana mı  inanacaksın eşeğe mi?!..” hikayesı
Harp ve sıkıyönetım yıllarında İstanbul Sıkıyönetim komutanı bir gazeteyi bir haberden dolayı süresiz kapatınca gazete yönecileri ona gitmişler ve “Biz bu haberi Ankara Radyosundan öğrendik” demişler. Bunun üzerine komutan kızmış, “Ben zaten Anakara’ya söyleyeceğim yayınlarını benim bölgeme yapmasınlar” demiş... Türkiye’nin  kısa dalga Almanca, Ingılızce, Farsça ve Arapça yayınları de bitaraf oldukları için çok dinleniyordu!
Yine o dönemde başlayan başlayan, Burhan Belge ve Nurettin Artam’ın hazırladıkları Radyo Gazetesi de Türk halkını harbin gidişatından haberdar etmekte olumlu rol oynadı. Önce Ankara, Istanbul orta dalga ve dışarıya dogru kısa dalga istasyonları vardı.. Sonra çok daha kaliteli FM (frekans nodüilasyonu) yayınlar çıktı. Bu FM yayınlarının ve il radyolarının Türkiye’de başlaması ve bunda benim nacızane katkılarım da ayrı!
Ama radyonun  benim özel hayatımda önemlı ve biraz da acı bir yeri var. 27 Mayıs darbesinden sonra Yassıada’da yargılandım... Darbeden 9 ay önce Basın Yayın Genel Müdürü tayin edilmiştim... Türkiye Radyoları bana bağlıydı..Amerika’dan, devletin iletişim ilişkilerini düzenlemek ve radyoları ıslah etmek ve radyo haberlerine çekidüzen vermek ve de TV hayalleriyle gelmiştim. Kendimi birdenbire siyasi mücadelenın odak olduğu bir ortamda buldum. İktidar radyoyu açıkça kendi amaçları için önce Radyo Gazetesi yayınlarıyla, sonra da Vatan Cephesi rezaletiyle kullanıyordu. Her akşam DP’nin Vatan Cephesi’ne iltihak edenlerin adlarını okunurdu! Fakat iş şirazesinden çıkmıştı, muhalefet mensupları kedi köpek isimleri gönderiyorlar ve bunlar da okunuyordu. 
Her akşam Burhan Belge tarafından hazırlanan ve merhum Can Okan tarafında etkili bir şekilde okunan Radyo Gazetesi’nde açıkça DP propagandası yapılıyor, muhalefete söz hakkı verilmiyordu... Seçimlerde neticelerin  resmi açıklama beklenmeden  verilmesı Muhalefet tarafından eleştirildi. Ben bu uygulamalara karşı çıktım ama sesimi duyuramadım... Ve sonra bu durumların  baş sorumlusu olarak suçlanarak Yassıada’dk yargılanmdın... Sonra beraat ettim!
Yassıada’dan çıktıktan bir süre sonca  bu sefer Turizm ve Tanıtma Bakalığı’nda radyolardan sorumlu oldum. Adım çıkmış ya, CHP’li milletvekilleri benim CHP ile ilgili haberlere Adalet Partisi  haberlerinden daha az yer verdiğim iddiasını Meclis  kürsüsünden dile getirdiler.  Zamanın Başbakanı İnönü beni makamına çağırdı.  Haber bültenleri elimde olduğu halde huzuruna gittin ve iki partiye de eşit yer verildiğini kanıtladım... Paşa, arkamı sıvazladı, “Sen bildiğin gibi devam et oğlum” dedi.

2 gerçek fıkra
* Rahmetli Menderes’in yurt seyahatlerinden birinde, Başbakan konuşurken hoparlörler arıza yaptı. DP’li milletvekilleri, hırsla üzerime yürüdüler, “Başbakanımız konuşurken bunu nasıl yaparsınız?..” diye! Radyolardan sorumluyum ya, mahalli ses sistemlerinden de sorumlu olduğumu sanırlarmış! l  1950’li yıllarda adı lazım değil bir milletvekili Roma’ya gitmiş... Dönüşünde arkadaşlarına, “Bu İtalyan kadınları çok tuhaf, bana  boyuna “piyano piyano” dedi durdu... Ben de “Radyo olmaz mı?” demek zorunda kaldım ( İtalyancada “piyano” “yavaş” demek) 

+++++

Karagöz Kolleksiyonundan
14 Şubat 1931

Avrupa İttihadı (AB)
konferansına çağırıldık!

Görüldüğü gibi Avrupa Birliği hikayemiz daha o yıllarda başlamış.
Kapaktaki resimde Avrupa İttihadı (Avrupa Birliği) kapısında Türkiye’yi buyur eden yabancılar görülüyor. Türkiye’yi temsil eden Tevfik Rüştü Bey’in koltuğunun altında dosya, omuzunda ise silahı vardır ve AB kapısına doğru yürümektedir.
Hacivat diyor ki: Karagözüm, Tevfik Rüştü Bey’e bak, konferansa ne kıyafetle gidiyor!
Karagöz: Ne sandın ya Hacivat, Avrupalılar bizi ela gözlerimiz için değil, silahlı ve kuvvetli olduğumuz için çağırıyorlar. Dünya siyasetine uygun kıyafet işte budur.
Derginin iç sayfalarında da 1931 güzellik yarışmasının adayları ile ilgili bir haber yer almaktadır.

+++++

FIKRA
Ben söylemedim, sen söyledin

Timur etrafındakilere, “Şu benim sevdiğim beyaz küheylan var ya, kim bana onun ölüm haberini verirse kellesi gider!” demiş. At bir gün ölmüş, kimse bunu hünkara açıklamaya cesaret edemiyor... Hoca, “Ben söylerim” demiş! Timur’a gitmiş, “Sultanım” demiş, “Hani senin çok sevdiğin beyaz küheylan var ya” Timur; “ Var ya ne olmuş?” Hoca; “Sırtüstü yatmış” Timur; “Eeee!” Hoca; “Dört bacağı da havada ağzından köpüklü kanlar gelmiş!” Timur heyecanla; “Öldü desene!” Hoca; “Sultanım ben söylemedim, siz söylediniz’

+++++

ÖZDEYİŞ

“Bu günlerde hiç kimse, ilelebet sorumlu olacağı  şeyleri yapmamalı
ve söylememeli!”
“Karanlıktan korkan bir çocuk hoş görülebilir.... Hayattaki asıl trajedi yetişmişlerin aydınlıktan korkmalarıdır!  Plato (MÖ. 427 -347)

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları