Rahmi Asteğmen'in kaleminden Hakkâri

Rahmi Asteğmen'in kaleminden Hakkâri

Usta gazeteci Rahmi Turan, yeni kitabı "Memleketim" ile vatani görevini yaptığı 1960'lı yılların Türkiyesi'nde Hakkâri özelinde Doğu Anadolu'nun durumunu toplumsal yönleriyle günümüze aktarıyor. Turan, genç yaşta İstanbul'dan görevli olarak gidip, Türkiye'nin en uç bölgesindeki Hakkâri'de tam bir yıl yaşıyor. Ülkemizin vahşi bir coğrafyasında, bu farklı bölgenin şanssız insanlarını yakından tanıyıp inceleme fırsatı buluyor. Görevi gereği eşkıyalarla çarpışıyor. Bölgenin ağalarıyla, haydutlarıyla tanışıyor. Ağır şartlar altında yaşayan sıradan insanların aşklarına, sevdalarına, kız kaçırma ve kadını bir mal gibi satma olaylarına, kan davalarına tanık oluyor. Rahmi Turan'ın "roman tadındaki müthiş anıları" klasik, "askerlik hatıraları" boyutunun çok ötesinde bölgenin o, yıllardaki sosyolojik yapısını da gözler önüne sermesi açısından ayrı bir önem taşıyor. Bölgede yaşadığı 1 yılın hafızasına kazıdığı derin izleri bunca yılın ardından kaleme alırken önemli tespitlerde bulunan Rahmi Turan bu çalışmasını şöyle takdim ediyor:

Kitapta ifade edeceğim düşüncelerle ve değer verdiğim konularla aynı görüşte olmayanlar da çıkabilir ama benim yaşadığım gerçekler budur!

Elli küsur yıl önce gittiğim Hakkâri bölgesinde yoksul, sefil bir hayat vardı.

Çocuklar arasında kızamık, ishal, kuşpalazı, boğmaca gibi hastalıklar yaygındı. Doktor yoktu. Uludere'ye adımımı attığım hafta 15 çocuğun kızamıktan öldüğünü duyunca kahrolmuştum.

Yaşadığım İstanbul'da kızamık basit bir çocuk hastalığı idi. Uludere'de ise ölümcül bir belâ... Bu nasıl ilkellikti böyle?

Güneydoğu'da bir milyondan fazla kardeşimizin böyle çağ dışı bir hayata mahkûm olmasına nasıl katlanabiliriz?

İnsan kendisini suçlu görüyor!

Evet, itiraf ediyorum, bu ülkenin bir aydını olarak ben de suçluyum!

Türkiye'de insanlar doğuyor, pis ve uyuşuk olanlar da, doğuştan zeki olan insanlar da eğitimsizlik nedeniyle derin bir yoksulluk içinde yaşıyor, sonra ölüyordu.

Bölgede her dört kişiden üçünün yaşamaya mahkûm olduğu hayat korkunçtu.

Suç o zavallı halkın mıdır? Yoksa yüzlerce yıldır görevini yeterince yapamayan, onlara eğitim imkânı vermeyerek böyle cehalet içinde kalmalarına razı olan devletin mi?

Bu sorunun cevabını veremiyorum!

Bu çağda Türkiye böyle mi olmalıydı?

Ne ekerseniz onu biçersiniz! Ne pişirirseniz onu yersiniz...

Eğer genç insanların ruhunu, işlenmemiş bir tarla gibi başıboş bırakırsanız, orada sadece ısırgan otları ve dikenler büyür!

O tarihlerde Hakkâri bölgesine vicdansızlık, pis bir bencillik, eşkıyalık, yağmacılık, ahlâksızlık alıp başını gitmişti...

Artık hayat hikâyeme geçebilir, ilgiyle okuyacağınızı umduğum müthiş anılarımı roman tadında anlatmaya başlayabilirim.

Halk Kitabevi Tel:(0212) 674 60 60

***

KÜTÜPHANEMDEN

Galatasaray Liseli olmak kolay değil

Kimi ülke yönetiminde, kimi tıp alanında, kimi kültür ve sanatta söz sahibi olmuş pek çok kişiyi yetiştiren Galatasaray Lisesi ya da kuruluştaki adıyla "Mekteb-i Sultani" bugün de hemen her öğrencinin hedeflediği, gıpta ile izlediği seçkin bir eğitim kurumumuzdur. Kimler gelip kimler geçmiştir onun sıralarından. Okul yıllarında başlayan birbirlerine tutkunlukları mezun olduktan sonra da güçlenerek devam ettiğinden yıllar içinde çok geniş bir aile haline gelmiştir Galatasaray Liseliler. Bunlardan biri olan Hakan Onurhan da "Mekteb-i Sultani'den Hoş Bir Seda" adıyla yazdığı kitabında Galatasaray Lisesi'yle ilgili hatıralarını paylaşıyor. Kitap Kelebek Yayınevi tarafından 2000 yılında yayınlanmış. Girişinde Galatasaray mezunu eski Başbakanlardan Suad Hayri Ürgüplü'nün şu sözleri yer alıyor:

"Evlatlarım; öyle bir geçmişin ve değerlerin peşinden geldik ki, örneği hiçbir yerde yok. Öyle bir ruh ve azim kaynağı olan yuvada yedik, içtik yoğrulduk ki, başka hiçbir alemde bulamazsınız. Yuvanızı ölesiye sevin, ona bağlanın, onu koruyun, birbirinize sarılın, bütün ömür boyu o feyiz ocağı sizleri koruyacak, yüceltecektir"

Hakan Onurhan da kitabı niye yazdığını açıklarken Galatasaray Liseli olmayı şöyle izah ediyor:

"Ben Galatasaray Liseliyim... Galatarasay Liseli olmak ne demektir? Bu sorunun cevabı en yalın şekilde şöyle olabilir: Birbirlerini hiç tanımasalar dahi, gerektiğinde, aynı ailenin bir ferdi gibi birbirini koruyan, yardımcı olan kocaman bir klan."

(Ahmet Yabuloğlu)

***

HAFTANIN KİTABI

Akıl tutulması yaşayan ülke

Türkiye'nin yetiştirdiği değerli hukukçulardan Avukat Ahmet Vural, "Ortak Aklımıza Ne Oldu" adlı kitabında 2017 Anayasası'nın Türkiye'yi nereye götüreceğini sorguluyor. 1923'te kurulan Cumhuriyetin getirdiği demokratik kurumlar aracılığıyla Türklerin ortak akıldan sapmadığını ve ihtilallerle kesintilere rağmen demokrasiyi devam ettirmeyi başardığına dikkat çeken Vural, 6 bölüm ve 166 sayfadan oluşan kitabında, "16 Nisan 2017'de yapılan anayasa halk oylaması ile biz ne yaptık?" sorusu ışığında şu değerlendirmeyi yapıyor: Devleti tüm kurumlarıyla, sınırsız ve denetimsiz olarak "tek adamın" aklına teslim etmeye karar verdik. Burada önemli olan şu veya bu şahsın cumhurbaşkanı olması değildir. Önemli olan; böylesine üstün yetkilere sahip tek adamın, sistemin içinde nasıl denetleneceği ve durdurulacağıdır. 2017 anayasasında bunu sağlayacak fren ve denetleme sistemleri yoktur... Koca bir devletin kaderi, tek bir kişinin aklına böylesine bırakılamaz. Bu tam bir akıl tutulması, tam bir geriye gidiştir. Gelecek kuşaklara bunun hesabını veremeyiz.

Yason Yayıncılık

***

Birbirimizi Türkiye'den kıskandık

Muhsin Yazıcıoğlu'nun 12 Eylül öncesi ve sonrasıyla ilgili röportajları Melih Perçin tarafından "Eylül Günleri" adıyla kitaplaştırıldı. Türkiye'nin o acı yıllarını iliklerine kadar yaşamış, dönemin her türlü zulmüne ve işkencelerine maruz kalmış kişilerden biri olarak Muhsin Yazıcıoğlu şu değerlendirmeyi yapıyor:

Benim hatıralarımda canlanan tüm bu olumsuzluk ve sıkıntılar benim şahsımdan ziyade, aslında bir neslin yaşadığı ve çektiği sıkıntılardı diyebiliriz. Çünkü sağcısıyla, solcusuyla bizler Türkiye'yi paylaşamadık ama 2,5 metrekarelik hücreyi paylaştık. Okullarımızı, mahallelerimizi, şehirlerimizi birbirimizden kıskandık. Birbirimizi Türkiye'den kıskandık; birbirimizi Türkiye'den sürmek istedik ama süremedik. Sonuçta 2,5 metrekarelik hücrede beraber yaşamaya mecbur olduk. Ben bu duygular içerisindeyim. Biz ülkemizi çok sevdik; ülkem, milletim, değerlerim dedik; hep Mevlana gibi hoşgörünün, Yunus gibi sevginin peşinde koştuk; ama sonunda işkence gördük, zulüm gördük. Hürriyetlerimiz alındı ve onlarca yıl cezaevinde yatmamıza rağmen, hiç mahkûm olmadık.

Yeni nesillere tavsiyem; gelin birbirimizin farklılıklarını değiştirmeden, birbirimizin farklılıklarına tahammül ederek Türkiye için projeler geliştirin. Türkiye için düşünün, tartışın, münakaşa edin ama hücreleri paylaşmak yerine, bu cennet gibi ülkenin nimetlerini ve zahmetlerini adaletli bir biçimde paylaşmanın, birlikte yaşamanın yollarını arayın.

Yüzdeiki Yayınları Tel:(0312) 324 22 42

***

Bilinmeyen Anıtkabir

Anıtkabir'in 13. Komutanı Piyade Albay Muzaffer Taytak 3 yıl görev yaptığı Anıtkabir'i ön plana alarak hatıralarını "Kuleli'den Anıtkabir'e Bir subay'ın Anıları" adlı kitabında topladı. Anıtkabir komutanlığı görevi sırasında ağırladığı konuklara anlattığı Atatürk ve Anıtkabir'le ilgili konuların büyük ilgiyle karşılandığını belirten Muzaffer Taytak dinleyenlerin, "Bu anlattıklarınızı biz ilk kez duyuyoruz. Bunları neden yazmıyorsunuz. Herkes okusun, herkes öğrensin" şeklindeki taleplerinin böyle bir kitabın ortaya çıkmasına yol açtığına dikkat çekiyor. Kitabın önsözünü yazan Yekta Güngör Özden ise, Taytak'ın görev yaptığı dönemdeki uygulamalarıyla Anıtkabir müzesini de daha çok ziyaret edilir hale getirdiğinin altını çiziyor.

Galeati Yayıncılık Tel:(0539) 669 60 69

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş