Rehine medya

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

 

 

 

 

 

“Sizden Gelenler”  günü yapalım bugün.
İlk yazı Balıkesir’den Avukat Alp Kaan’dan.
İngiltere’de BBC’nin yapımcılar için yazdığı ve tarafsızlık, adalet, mahremiyet, zevk ve dürüstlük, şiddet, çocukların televizyonda görünmesi, çıkar çatışması gibi birçok konuyu kapsayan yönergeyi hatırlattıktan sonra Türkiye’deki manzaraya tutmuş merceğini:
 “Hem yerel basın, hem de ulusal basın, saflara ayrıldı.
Bir anlamda taraf oldu.
Siyasi etkinin düpedüz yansıması artık gazeteleri siyasi bülten haline soktu.
Peki bu anormal mi?.. Zaten gazeteler “siyasi mevkuteler” değil midir?..
Elbette ama bizde işin dozu özellikle son birkaç yılda bozuldu, ayar kaçtı.
Şakşakçı ve tukaka diye iki gruba ayrıldı basın.
Arası falan kalmadı.
Gazetecilik, asli görevi ve özelliği olan “eleştiri”yi -pek çok gazete için gayet rahat söyleyebiliriz ki -kaybetti.
Eleştiren elenir oldu.
Eleştiren atılır oldu.
Eleştiren suçlu oldu.
Oysa gazeteler sokağın yüzüdür.
Toplumun sesidir.
Kuşkusuz gazetelerin siyasi görüşü, görüşü doğrultusunda yayın politikası olacaktır ve olmalıdır.
Gazetelerin siyasi bakışı olmalıdır.
Ama..
Siyasilerin gazetesi olmamalıdır.”
Çok önemli bir ayrıntıya da dikkat çekiyor Kaan:
“Gazete aynı zamanda bilgi dağarcığıdır.
Bizde nicesi bilgi kirliliği yaratıyor.
Sonra da “ben en büyüğüm” diyor
sıkılmadan.
Kenisinin gerçekte çok önemli toplumsal ve kamusal bir görevi olduğunu unutuyor, şahsi emelleri için gazeteyi kol değneği yapıyor.
Kaybeden de maalesef  “çürükler” değil, tüm camia oluyor.”
Haksız mı!

 

İnkarcılara sormak lazım...

 

23 Nisan dolayısıyla yazdığı yazıda “Sanki tarih tekerrür ediyor gibi” diyor Bursa
Yeni Dönem gazetesinden Şükrü Gökçek:
“Damat Ferit’lerin, Ali Kemal’lerin yolundan giden hayâsızların, münafıkların, yalanı sermaye yapan riyakârların söylediklerine bakın:
”İstiklal Savaşı’nda Rumlar’a soykırım yapıldı.
“Türkiye’de şehitlikler sembolik olarak yapılmıştır.”
 “Biz Ege’de Yunanlılar’la savaş yapmadık.”
 “Tarihte, Türk diye bir millet yoktur.”
 “Cumhuriyeti kuranların devlete verdikleri bir isimdir.”
“Bayrağın adı değiştirilsin.”
Diyorlar.
(...)
İnkarcılara sormak lazım:
Milletinizin, devletinizin adını söyleyin.
Siz, in misiniz, cin mi? Nereden ve nasıl türediniz?
Sözde din adamları siz de
söyleyin:
 “Seccademin serildiği yer vatanımdır”
 “Ben Kur’an-ı Kerim’den başka kitap okumam”
 “Bu devlet kâfirdir...”
Diyenlere bir cevabınız yok mu?

 

‘Adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet!’

 

Bu mektup da Hamdir Kater’den; asılsız Ermeni iddiaları sonucu idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i anmış. 10 Nisan ölüm yıldönümüydü malum; biz de paylaşalım  “Milli Şehidimiz”in ardından yazılanları:
“Dün Boğazlıyan Kaymakamı Kemaleddin Bey’e yapılanlar, bugün şanlı Türk Ordusuna yapılmaktadır. Dün yabancı işgal kuvvetlerine yaranmak için Kaymakam Kemal Beyi asanlar, şimdi de Türk Ordusunu düzmece suçlamalarla dar ağacında sallandırmak  istemektedirler. Bogazlıyan  Kaymakamı Kemal Bey  görevini yaparken İngilizlerin emrinde olan Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin kararı ile hiçbir gerekçe gösterilmeden Ermenilere düzmece soykırım suçlamalarıyla suçlanır. (...) İşbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Partisi, Ermenilere ve onlarla (şimdide PKK) bir olan Batılı devletlere yaranmak için, önceki dönemin ileri gelenlerini Harb-i Divana sevkeder. İşgal kuvvetlerinin emrinde olan Divan-ı Harp işgale direnme iradesi gösteren vatansever insanları  Bekir Ağa bölüğüne hapseder. (...) Bekir Ağa Bölüğü Malta sürgününe gönderilen Kuavi-yi Milliyeciler ve tehcir ile suçlananların tıkıldıkları yer olur. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de böyle bir tertibin kurbanı olarak, vatan haini Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Harp Divanında (şimdi de özel yetkili mahkemeler gibi) yargılanır. Hiç bir inandırıcılığı olmayan bu düzmece mahkemenin usulsüz kararı ile 10 Nisan 1919 günü bir akşam üstü saat 17.20’de Beyazıt Meydanı’nda idam edilir.
Milli Şehidimiz idam sehpasının önünde son sözünün ne olduğu sorulduğunda halka şöyle der; “Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarında budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok, üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet... 
Günümüzde yaşadığımız gelişmeler ve tertibler aynı, oyuncular farklı. Yorumu Aziz Türk Milletine bırakıyorum.

 

KELİME-İ TEVHİD’E BIÇAK SAPLAMAK

 

28 Şubat Davası tutuklusu emekli Sosoyolog Albay Alican Türk, Sincan Cezaevi’nden yazıyor:
 “Ne Mutlu Türk’üm Diyene sözü M. Kemal ATATÜRK’ün yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm etnik grupları (ki Sn. Başbakan bunların sayısını 36 olarak açıklıyor) bir araya getirerek milli/ulusal birlikteliği sağlamak, herkesi bir ve ortak vatan çatısı altında toplayarak bireylerde ortak “biz” duygusu oluşturmak amacıyla ortaya attığı ve kullandığı “sosyal ve siyasal birlik/ bir oluş parolası”dır.
Yani bu ülkenin sosyal ve siyasal” Kelime-i Tevhidi” dir.
Tıpkı dinsel anlamdaki Kelime-i Tevhid gibi... Yani “Lâ ilâhe illallah, Muhammeden Resulullah” gibi...
Nasıl ki bu söz dinsel anlamda bir “birlik/bir oluş parolası” ise, yani bu sözü söyleyen biri ırkı, etnik kökeni, dili, milliyeti, cinsiyeti ne olursa olsun Müslüman olarak kabul edilirse, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü söyleyen birini de ırkı, dili, dini, etnik kökeni ne olursa olsun bizden diye görmüşüz, Türk diye kabul etmişiz, bağrımıza basmışız.
Bunun neresi asabiyecilik, kavmiyetçilik? Neresi ırkçılık, neresi kafatasçılık?
Yapmayın Sn. Başbakan!... Bu ulusun sosyal ve siyasal kelime-i tevhidine saplamayın bıçağınızı... Doğramayın, kesip parçalamayın bizi... “Biz” duygumuzu “ben”leştirmeyin!
Hiç olmazsa o çok sevdiğinizi ve yolundan gittiğinizi söylediğiniz Mehmet Akif’lere, Necip Fazıl’lara, A. Nihat Asya’lara ve diğerlerine ihanet etmeyin!”

 

“Türk” adını etnisiteye indirgeme hatası

 

Cihan Yemişçi  “kavramların doğru kullanılmamasından” kaynaklanan endişelerini paylaşmış:
 “Türk, Kürt, Laz, Çerkes... vs. hepimiz kardeşiz, aynı devletin vatandaşıyız, diyoruz.
Bu sözü iyi niyetle söylememize rağmen şunu gözden kaçırıyoruz. ”Türk“ kelimesi devletimizin vatandaşlarına ve milletimizin fertlerine verilen addır. Kavram olarak sadece bir etnisitenin olduğundan çok daha kapsayıcıdır. Biz ülkemizdeki etnik grupların adını sayarken, Türklüğü onlarla birlikte anarak, onu sadece bir etnik grubun ismine indirgemiş oluyoruz. Türk, kapsayıcı olup bir milletin adını ifade eder, adı sayılan tüm etnik grupların üzerinde, onları da kapsayan milletin adıdır.”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş