Roman ve tarih

A+A-
Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

Bayatlamış, tartışılması bile gereksiz olan: ‘Sanat, sanat için mi, toplum için mi’ sorusunu açmayı ve yanıtlamayı anlamsız buluyorum. Edebiyatçı sanatçı ise -ki gerçek sanatçıdır- edebiyatçının, insan adına, toplum adına bir görevi; ürettiği sanatın da bir işlevi olsa gerektir. İnsan düşüncesini tetiklemeyen; düşünceye insan adına ufuk pencereleri açmayan bir edebiyat, elbette kişisel tatminden öteye gidemez. Oscar Wilde  “Sanat, insan düşüncesinin anahtarıdır” derken, sanırım bunu anlatmak istiyordu. Bu anlamda sanatçının, topluma karşı sorumluluğu olmalı diye düşünmekteyim.
Son yıllarda Türk tarihinin konu edildiği pek çok romanın, sadece “tarihî roman yazmak” aşkıyla kaleme alındığı o kadar belli ki... Niçin tarihî roman? Çünkü satıyor! Pek çok romanın, ya biyografik merak güdüsüne sarılmış olduğunu görüyoruz; ya da, tarihsel sembollerin çekiciliğini kullanarak bir hiçliğin anlatıldığına tanık oluyoruz. Kuşkusuz güzel örnekler de var; ama çoğu da özensiz.
Tarihî roman yazmak kolay olmasa gerek. Tarih, bu kadar kolay harcanmamalı diye düşünüyorum. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, o yokluk ortamında, ulusal bilinç kazandırma uğruna yazılan romanları anlayışla karşılamak mümkün; ama şimdi?.. Şimdi yazarın eli altında pek çok kaynak var. Nitekim, kolay olmadığını İlber Ortaylı, 24 Ocak 2001 tarihli Milliyet’te, Fransız romancı Gustave Flaubert’in   “Salammbo” adlı romanı yazarken, Kartacalı komutanın güzel kızı Salammbo’nun makyaj ve giyimini tasvir için ‘üç yüz cilt’ kitap karıştırdığı”nı anlatarak, belirtmek gereğini duyuyordu.
Doğrudur; tarihî roman yazmak kolay değil! Doğrusu bu sıkıntıyı ben şu an çekiyorum. Hazar Türk Kağanlığı zamanında Bizans’a gelin giden Kağan’ın kardeşi Çiçek Hanım’ın yolculuğuyla ilgili ayrıntıları bulmak için iki yıldır uğraşıyorum. Hâlâ doğru-dürüst bilgilere sahip değilim. Sanırım bu romanı yazmaktan vazgeçeceğim. Çünkü tarihî romanlarda konuyu kesinlikle doğru tarihi bilgilerle beslemelisiniz; tüm sayfaları sadece ‘hayal gücü’ ile dolduramazsınız.
Tarihî roman yazmanın zorluğu bir yana, konusu da bir o kadar önem taşıyor.
Roman denilen edebî türün ilk örneğinin, 1600 yılında yayımlanan Servantes’in Donkişot adlı eseri olduğunu biliyoruz. Donkişot, sadece bir kuru gülmece midir? Elbette hayır! Servantes o eserinde, ortaçağın ‘şövalye’ anlayışıyla ince bir biçimde alay etmektedir. Romanın bu ilk örneğinde her sayfaya bağdaş kurmuş olan bu alayda, insana mesaj vardır; geçmişe, tarihe bir gönderme vardır. Bu gönderme; insan düşüncesini boş, anlamsız, sözde kahramanlıklarla oyalamak yerine, katı gerçeklerle buluşturmanın yararını anlatmaktadır. Donkişot, ‘salt bir kişinin gülünç maceraları’ olarak görülmemeli; o roman, ortaçağ ‘şövalyelik’ kurumuna çok ince bir eleştirinin görkemli bir anlatımıdır.
Burada, yazar dostları incitmek pahasına da olsa, düşüncelerimi açıkça belirtmek istiyorum:
Biz ‘tuzu kuru’ bir toplum değiliz. Tarihten sarkan, bilinmediği için de ‘tekerrür eden’ pek çok zihniyet hastalıklarımız var.
Türk tarihi içinde Osmanlı dönemi, romancılarımızın ilgisini çekmektedir. Olabilir; ancak, romancılarımızın önceliği, herhalde, Osmanlı saray entrikalarını anlatmak, abartılı harem resimleri çizmek, padişah sevgililerini tanıtmak olmamalıdır, diye düşünüyorum.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları