Saat kaç?

A+A-
Altemur KILIÇ

Bugün Türkiye’nin her tarafında ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, 10 Kasım 1938’de Mustafa Kemal’in hayata gözlerini yumduğu günün yıldönümünde, saat “dokuzu beş”  geçe sirenler çalacak!
Atatürk devrini yaşamış mutlu bir kuşağa mensubum. Benim kuşağım, onun Cumhuriyetinin, nimetleri ve eserleriyle büyüdük ve yaşlandık.
 O öldüğü zaman 14 yaşımdaydım... Atatürk’ün ölümünü, Musevi bir sınıf arkadaşımızın, “Babamız öldü” diye, hıçkırmasından öğrendik... Haberi alınca, beni teselliye koşup gelen anamla, Robert Kolejin tepesindeki, yarıya indirilen Türk ve Amerikan bayraklarını ağlayarak seyrettik...

Gözlerini babam kapattı
19 yıl, ondan hiç ayrılmadan yanında bulunan babam Kılıç Ali baş ucundaydı. Bir ara “Saat kaç” diye sorduğunda O’na cevap vermişti. Vefatının ardından güzel mavi gözlerini de babam kapatmıştı... O günden sonra babam, ölünceye kadar bu acıyı hiç unutmadı... Her “On Kasım” da ayın acıyı yaşadı! İşte Atatürk benim için, özellikle, böyle kişisel bir şey ve her yıl, “10 Kasım’da O’nu anmak”, başka bir duygu!
Yıllarca bugünlerde, matemini tuttuk... Fakat sonraki yıllarda “iyi ki yaşadı ve bu Cumhuriyeti kurdu” diye Atatürk’ü rahmetle andık.

Ahkam kesmek kolay

Ya bundan sonraki yıllarda, hatta gelecek yıl? Ne acıdır ki, hiç emin olamıyoruz... O’nu unutturmaya açıkçası, eserini -Cumhuriyetini- yıkmaya,  “Devrimlerini” tersine çevirmeye başladılar!. Cumhuriyetinin, “2. Cumhuriyetçi” düşmanları, sözde aydınlar, her gün artan dozlarda, ona, şimdilik doğrudan vurmaya henüz cesaret edemedikleri için, kıyısından, köşesinden güya “bilimselce” vuruyorlar... Gelecek yıllarda, “Atakürt” diye onu akıllarınca alaya alanlar daha da, cesaret alacaklar. Çünkü bugünkü İktidarın hazırladığı zemim müsait. Atatürk Anıtkabirinden şöyle doğrulsa da, “Siz olsaydınız, o günün şartlarda, ülkeyi nasıl kurtarır, 2. Cumhuriyetinizi nasıl kurardınız?” diye sorsa, bilmiyorum, nasıl cevap verirler! Şimdi rahat köşelerlerinden ahkâm kesmek kolay! Fakat ben bu adamların o şartlarda yaşasalardı ne yapacaklarını biliyorum: “Artık savaşmak boşuna; düşmanlarla konuşmalıyız, teslim olmalıyız”  derlerdi. Sevr’de önlerine konulan, dayatılan, Türkiye’yi bölecek haritayı kabul edip Anadolu’nun bir köşesine tıkılmaya boyun eyerler, eski İngiliz Başbakanı Gladstone’nun dediği gibi, “pılımızı pırtımızı” toplayıp, geldiğimiz yere “defolmamızı” da kabul ederlerdi.
Bugün 10 Kasım’da Ankara’da olacakları biliyorum: Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar vb. tıpış tıpış tıpış Anıtkabir’e, onun huzuruna  “mecburen” gidecekler ve deftere, Atatürk hakkında, beylik “ezberleri”  yazacaklar! Bu yazdıklarına kendilerinin de inanmadıkları muhakkak... İnansalardı, Cumhuriyetini bu hale getirmezlerdi. O’nun Kutsal Çankayası, karşı devrimin “Türban şovuna” sahne olmazdı! Ve eminim, Anıtkabir’in merdivenlerinden çıkarken, içlerinden “inşallah bu son olur” derler ve belki de ayakları tökezlediği için mazeret bularak, huzuruna çıkmaktan, hışmına uğramaktan kaçınırlar! Ama bekleyin, gelecek 10 Kasım’larda, Anıtkabir Etnografya müzesi olur, O’nun hitabeleri de arkeolojik yazıtlar! Olmaz demeyin, olamaz dediklerimiz hep olmuyor mu?

Umudum Türk gençliğinde
Sevgili okuyucularım; daha önce, 20 Ekim’de yazdığım ‘Yıkalım mı yaşatalım mı’ başlıklı yazımda Süleyman Apaydın’ın “Yıkın Heykellerimi”  adlı muhteşem şiirine yer vermiştim. Bugünün, bu yaşadığımız dönemin, en anlamlı, veciz ifadesi olduğu için, sözleri Mustafa Kemal’in ağzından, Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere ithafen yazıldığı için, tekrar okumanızı tavsiye ediyorum.
Ve bir umut; Türk gençleri, Türk ordusu “O’nun heykellerini ve eserini -Cumhuriyeti- yıktırmaz” ...
Bu umutla ölmek isterim!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları