Sadece gemileri eksik

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

İstanbul’un kurtuluş gününde, mahyalara asılan “Ne mutlu Türküm diyene!” yazısına
tahammül edemeyenlerle, 1919’da işgalcileri alkışlarla karşılayanlar arasında ne fark var?

Bu da yapılır mı, bu da yapılacak iş mi?!! İstanbul’un  “Kurtuluş Günü” nde,  “6 Ekim” de, İstanbul’un bazı büyük camilerinin minarelerine  “ulusalcı” diye suçlanan  “mahyalar” asılmış...
Mahya nedir bilirsiniz, özellikle Ramazanda minarelerin arasına gerilen ışıklı yazılar.
“Kurtuluş Günü” nde de öyle yapılmış...
Ne yazıyormuş mahyalar da?
“Ne mutlu Türküm diyene” deniliyormuş,  “Ordumuza şükran borçluyuz”  deniliyormuş,  “Milli birlik esastır” deniliyormuş,  “Önce vatan!”  deniliyormuş...
Kim asmış, kimler astırmış, bu lafları kimler etmiş?
Öyle ya  “Türk değilim, mutluyum!”  demek varken,  “Orduya saldırmak asıl görevimizdir!” demek varken,  “Önce vatan” yerine  “Önce cüzdan!”  demek varken, kalkıp bu mahyaları asmak ne oluyor?
Hele hele Avrupalıyı çileden çıkaracak “Ne mutlu Türküm!”  demek...
Bunun hesabı verilmelidir.
Yavaş yavaş o günlere geliyoruz.
Hangi günlere mi?
Süleyman Nazif’in anlattığı günlere...
İstanbul işgal edilmiş, 9 Şubat 1919; Fransız işgal komutanı General Franchet d’Esperey, beyaz bir atın üzerinde, bir fatih edasıyla şehri dolaşır ve bazı İstanbullular tarafından alkışlanır. İstanbul artık Türklerin değildir. Süleyman Nazif Hadisat gazetesinde  “Kara bir gün” başlıklı yazıyı yazar.
Süleyman Nazif’e göre, Fransız generali alkışlayanlar, milli matemimize birer tokat atmışlardır.
Kim oldukları, kimlerden oldukları belli...
Biz bu tokada layık mıydık?
Süleyman Nazif şöyle der:
“Müstahak değildik, diyemeyiz, müstahak olmasaydık, bu felakete duçar olmazdık.”
Bugün değil ama, yarın Süleyman Nazif’in anlattığı günleri yaşabiliriz.
Bize de bir tokat lazım...
Nasıl bir tokat?
Birinci Cihan Savaşı ve Kurtuluş Savaşı subaylarından Rahmi Apak’ın anlattığı cinsten bir tokat... (x)
Türk esirlerini, subayları, erleri taşıyan İngiliz gemisi Galata rıhtımına yanaşır, savaşın mağlupları umutsuzdurlar, herkes başının çaresine bakacaktır, yenilgi kabul edilmiştir. Gemiye İngiliz subayları çıkar, yanlarında İstanbul’daki azınlıklardan bir tercüman vardır, tercüman, askerin verdiği cevabı beğenmez,  “Mehmet” ’in suratına bir tokat atar.
İşte o tokat herkesi umutlandırır, canlandırır; o bedbin, her şeye razı hava dağılır, herkes başlarına ne geleceğini anlamıştır.
Mehmet Akif’e Kurtuluş Savaşı’ndan sonra sormuşlar:
“Bir İstiklal Marşı daha yazar mısınız?”
Şair “Allah bize o günleri bir daha göstermesin!” demiş...
Elbette Allah göstermesin ama, eğer o “tokat”ı yersek vebali günahı bize ait değildir.
Mahyalarda “Ne mutlu Türküm diyene!” demenin neredeyse suç, “Önce vatan” demenin de ayıp sayıldığı günleri yaşıyoruz.
Siz ne derseniz deyin, dediklerinizle mutlu olun, ama bırakın da biz de “Ne mutlu Türküz!” diyelim.
H H H
(x) 70’lik bir subayın anıları/T.T.K
Hasan Pulur / Milliyet

+++

Oscar
adayı

Nobel Ödülü’nün siyasallaştığını ispatlamak için ne yapılması gerekirdi?
O yapıldı.
Barış Ödülü Obama’ya verildi...
Ne yaptı bu zat göreve geldiğinden bu yana barış için? Irak’taki savaşı Afganistan ve Pakistan’a taşıdı.. Her gün o iki ülkede boş yere yüzlerce masum insan ölüyor... Üstelik savaş günden güne azgınlaşıyor...
Adolf Hitler’in 1939’da Nobel’e aday gösterilmiş olması zaman zaman bir kara mizah olarak anılırdı... Artık onu da olağan karşılamak lazım... Bir Amerikalı gazeteci diyor ki:
- Bu yıl Oscar ödülü de Obama’ya verilirse şaşırmayın... Nasıl olsa oynamadan kazanıyor...
Melih Aşık / Milliyet

+++

Ekümenik yağcılık
Papandreu toplantı bahanesiyle, asıl Patriğin duasını almaya, onun tarafından takdis edilmeye geliyor. Bu davranışının arkasında da, politik manevra yatıyor. Başbakan Erdoğan’la da görüşüyor, ancak asıl niyet başka. Patriğin Türkiye tarafından da evrensel (ekümenik) olduğunun tanınması. Bir toplantı için Türkiye’ye gelen Papandreu’nun diplomatik anlamda ilk ziyareti niteliği taşımıyor. Buna rağmen, bizim medyadaki başlıklar  “ilk ziyaret” saptırmasında.
AKP yağcılığı var ya.
Yalçın Doğan / Hürriyet

+++

445 milyara aşevi(!)
Deniz Feneri Derneği Tanıtım ve Halkla İlişkiler Müdürü İsmail Palakoğlu, “herhalde aşevi yaparız” derken samimi miydi, dalga mı geçiyordu?
Arkadaşım var; o, Deniz Feneri Derneği’ne yardım yapmış biridir ve dün bana telefonda;  “merhamet duygumun dolandırıldığını düşündüm” dedi. Merhamet duygusu gelişmiş dostumun düşüncesine göre, yoksula, kimsesize, garibe, muhtaca destek olsun diye toplanmış paralardan yaklaşık 500 bin lirayı (eski parayla 500 milyar) bir tarihi evin restorasyonuna harcamak ve burayı  “aşevi yapacağını” söylemek  “sevabın üstünden günah işlemek”  anlamına geliyor.  l Necati Doğru / Vatan

+++

Düşmanlığının ödülünü aldı
Alman Leipzig Bankası Medya Vakfı, “Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bir Kürdiyeden bahseden yazısı nedeniyle işten atıldığı”, “Ermeni Soykırımı’nın kurbanlarına adadığı yazısı nedeniyle Türklüğe hakaretle suçlandığı”, “yabancı gazetecilerin nezdinde, idealist ve tavizsiz olduğu”, “hükümette ve orduda düşman kazandığı” gerekçeleriyle, bu yıl ki ödülünü Ahmet Altan’a verdi. Liste uzatılabilir ve “her türlü sapkınlıktan Taraf olduğu” da eklenebilirdi ya, geçmiş ola...
Altan ödülünü alırken “Bu ödül, o düşmanlara karşı yalnız olmadığımızı gösteriyor” dedi.
“O düşmanlar”ın kimlik tespiti Altan’ın neden ödüle layık görüldüğü izah edilirken açıklanmış: Kürtlerin nüfus olarak çoğunlukta olduğu illerden yeni bir “devlet” yaratılması projesine karşı olanlar yani ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunanlar, “Türk” kimliğini ve rejim dahil bu kimliğin imzası bulunan bütün  kurumları koruyan, ona hakarete müsamaha göstermeyenler, toprak, tazminat, mülk gibi tavizler uğruna kurulan iftira tuzağına düşmeyenler, yabancıların tekerine çomak soktuğu için dış basın tarafından hedef alınanlar, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve ordusuna düşmanlık beslemeyenler..
Altan sözde yakınarak, mağduru, hedef alınanı oynayarak, Avrupalılar’ın “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığına uygun hareket etmekle ne doğru iş yaptıklarını göstermek ister gibiydi dün. Adeta teşekkür edercesine “Genelkurmay’ın kendilerini asimetrik düşman” ilan ettiğini yazdı. Ödül obezi mi oldu ne?
Yok saymak istesem de Altan’ın “bütün mantıksızlığı”nı ortaya döktüğü “vicdan” temeli üzerine inşa edip, vahşetin masumiyetinden, kötülüğün mantığından ve iyiliğin aykırılığından bahsettiği “filozofça” konuşmasını es geçmeyi başaramadım.
Altan’ın ödülü alırken takındığı, yaklaşık iki haftadır “statik” hale gelen askeri katilleştirme manşetlerinde “kullandıkları” kız çocuğunun “manevi babası” edasına bakıp bakıp aynı soruyu soruyorum; Güneydoğu’da yaşayan küçük bir kız çocuğu olsam kahramanım Ahmet Altan olur muydu?
Her gece amca oğluna verilmenin kabusundan sıçrayarak uyanırken baba ile kızı arasındaki ilişkiyi “sevginin doruğu” olarak yorumlayan bir adama sığınabilir miydim? Bir gün dağa kaçırılma ihtimalinden kaçarken, terörün kuluçkalandığı o dağ kamplarını mesire yeri gibi tasvir eden birine inanabilir miydim? Bomba ve silah sesleri olmadan yaşamak isterken her gün sekiz on kişiyi öldürmek isteyen, cinayetin çekiciliğinden sözeden birini sokar mıydım hayatıma? Kadının cinsel, ticari, ideolojik “mamül”e dönüştüğü bir yerde, kullanılmaktan yorgun düşmüşken “kadınlarda fahişelik potansiyeli” gören biriyle aynı havayı soluyabilir miydim? Ben güneydoğuda yaşayan küçük bir kız çocuğu olsaydım, beni daha yaşarken öldüren bütün sapkınlıkların, efendisi gibi algılanmaya müsait birini kahramanım yapıp işkence fermanımı imzalamaktansa, bin kere ölmeyi tercih eder miydim acaba?
Ahmet Altan ödülünü alırken adını kullanabilsin diye günlerdir küçücük bir kız çoduğunun kemikleri sızlatılıyor...
Dün Obama-Nobel birlikteliğine bakıp dediğimiz şey işte “şaka gibi”. Tek farkı savaş tanrısına verilen barış ödülünün ironisini barındırmaması; Altan açık açık “düşmanlığının” ödülünü aldı.

+++

Bazıları ‘yemek’ sever
Abant’ta bir otelde günlerce toplanıp ülke sorunlarını konuşabilirler. Bildik davaya bakan yargıçlar, savcılar ve soruşturmayı yürüten polisler hep birlikte Boğaz’da gezip iftar yemeğinde buluşabilirler. Ancak, demokrasi ve özgürlük dediğinin de bir sınırı vardır: Bildik davacılarca “ulusalcı” diye niteleniyorsanız, Kent Otel’de bir araya gelip güncel konuları tartışırsanız, suçtur! Dostlarınızla bir akşam lokantada yediğiniz yemek, polislerce gizlice izlenip fotoğraflanabilir. Çünkü, “örgüt toplantısı” dır!
Işık Aksu / Cumhuriyet

+++

Bu mucize’nin sırrı ne Osman?
Ankara’da kurulu bir “gençlik örgütü” var: “Türkiye Gençlik Kulübü Federasyonu...” Başkanı da Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in kendisi gibi üstün yetenekli oğullarından Osman Gökçek. Federasyon’a bağlı yedi aktif dernek bulunuyor.
“Bu gençlik dernekleri ne gibi faaliyetlerde bulunuyor” diye sorduğunuzda karşınıza hızla büyüyen bir “dershane zinciri” çıkıyor. Türkiye Gençlik Kulübü Federasyonu, bu çok maliyetli işin karşılığında öğrencilerden tek kuruş talep etmiyor...Tek şart, öğrenci velilerinin üyelik kaydı yaptırması...“Ben 50 yaşındayım, gençlik derneğine üye olmam sorun yaratmaz mı” dediğinizde yanıt, “Yaş önemli değil, önemli olan gönlünüzün genç olması.”
Sayın ve Sevgili Osman Gökçek’e soruyorum:
* Aidat adı altında aldığınız paraların, elektrik, su, telefon ve temizlik giderlerini karşılamaya yetmeyeceği ortadayken, böyle bir mucizeyi nasıl gerçekleştiriyorsunuz?
* Derneklerin ve Federasyon’un faaliyet gösterdikleri binalar kime ya da kimlere ait?
* Bu mülkler, örneğin belediyelerin mülkleri olabilir mi?
* Ankara’ya astığınız on binlerce afişin basımını ve asma işlemini kim gerçekleştiriyor, bunun için, bir ücret ödüyor musunuz?
* Eğer bu binalar ve asılan afişler için kasanızdan para çıkmıyorsa, bu paraları kim veriyor?           
Mustafa Mutlu / Vatan

+++

MİNİ YORUM
Pusunun adı “atak” oldu
Taraf’ın bundan böyle “akademisyen” yazarı Emrullah Uslu “YouTube, Atatürk, Öcalan” başlıklı yazısında, PKK videolarına dair istatistik verirken “PKK yaptığı atakları videoya çekip yandaşlarına “Güçlüyüz” imajı vermeye çalışıyor” ifadesini kullandı. Bahsettiği “atak” görüntülerinde ya karakolumuza saldırılıyor, ya araç taranıyor, ya mayın patlatılıyor... Nasıl “atak” pusular, saldırılar değil mi?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları