Savaş tamtamları başladı

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

BASINDAN SEÇMELER

Savaş tamtamları başladı

Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanıyor, Başbakan Erdoğan Harp Akademileri’nde genç subaylara yönelik bir konuşma yapıyor... Çok geçmiyor Cumhurbaşkanı Gül de Harp Akademileri’nde kürsüye çıkıyor. Askerleri savaşa hazırlamaya yönelik sözler söylüyor. Irak, Suriye ve İran’da yaşanan gelişmeleri anlattıktan sonra diyor ki:
 “... Bölgedeki gerilimin sıcak çatışmalara veya iç savaşa sebep olması durumunda, yeni bir belirsizlik ve kaos ortamının doğması yüksek bir ihtimaldir. Bu şartlar altında, Türkiye’nin gelişmeleri uzaktan izleme lüksü de yoktur.”
Peki gelişmeleri izlemeyip ne yapacağız? Cevap açık: Çatışmaların içine gireceğiz...
Gül askerlik dersleri de veriyor:
 “Çağın tehlikelerinin değişen şartlarına ayak uyduracak şekilde daha etkin, çevik, dinamik, vurucu ve esnek bir silahlı kuvvetler yapısı da her zamankinden daha fazla önem kazandı.”
Emekli General Nejat Eslen bu sözleri yorumlarken diyor ki:
- Amerika geçtiğimiz günlerde yeni savunma stratejileri geliştirdi. Artık Amerika için öncelikli tehdit Çin’dir. Amerika Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler’in etrafını çevrelediği gibi şimdi Çin’in etrafını kuşatıyor. Dolayısıyla Amerika’nın Ortadoğu’daki çıkarlarını koruyacak bir güce yani Türkiye’ye ihtiyacı var. Ne yazık ki hükümetimiz de Ortadoğu’daki kaotik ortamdan kendine pay çıkaracağını düşünüyor...
-  Gül’ün sözlerini nasıl yorumladınız?
- Türkiye’nin Ortadoğu’da askeri güç kullanacağının açık mesajıdır.
Eslen sözlerini uyarıyla noktalıyor:
- Serüven aramayalım. Türkiye Ortadoğu’daki kaos ortamından ne kadar uzak durursa o kadar az zarar görür.
Melih Aşık / Milliyet


 


 


Aklınız varsa kaçın kardeşim!

Bilirsiniz; davetten davete koşan gazetecilerden değilim. Ama önceki akşam bu kuralımı bozdum ve Basın Konseyi Başkanı Orhan Birgit’in bir süre önce cezaevinden tahliye olan gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Coşkun Musluk ve Sait Çakır için verdiği yemeğe katıldım.
Nedim’in  “meslekteki ilk müdürü” yüm ama Ahmet’i, Coşkun ve Sait’i ilk kez görüp, konuştum.
Özgür kaldıkları için mutlular...
Ama dördünün de aklı, içeride bıraktıkları kader arkadaşlarında...
Özellikle Müyesser Yıldız’ın adı ne zaman geçse; başlarını öne eğip, gözlerini kaçırıyor ve “Keşke bizi değil de onu bıraksalardı”  diyorlar...
Genel durumlarını özetleyeyim:
Fişek gibiler... Enerji dolular... Yılmak bir yana,  “gerçek gazetecilik” yapmak için daha da bilenmişler...
Ve hepsi de tutuklulukları sırasında haklarında  “darbeci” diye atıp tutan  “meslektaşları” yla karşılaşacakları günü iple çekiyorlar!
Sözüm o meslektaşlara:
Aklınız varsa kaçın kardeşim!
Mustafa Mutlu / Vatan


 


 


6 Mart 2009 tarihinden beri Silivri’de tutuklu bulunduğunu bütün dünyanın bildiği Mustafa Balbay’ın bu durumunu Ankara Valiliği bilmiyor mu? Bilmiyorsa; Sayın Vali hangi gezegende yaşıyor?
Ali İhsan Köktürk / CHP Zonguldak Milletvekili


 


SİZDEN GELENLER



Sıkı mı bir AKP’li gazeteci işinden olsun

Rahmi Turan, gazete çıkarma şampiyonudur.
Çıkardığı hemen her gazeteyi de uzun süreler yaşatan ve en yüksek tirajlara ulaştıran bir şampiyondur.
Böyle bir gazeteci-yazarın veda yazısını okuyunca bir tuhaf oldum.
Adı  “Hürriyet”  olan gazetenin, Rahmi Turan’ın yıllar önce işe aldığı bir genel yayın müdürü tarafından, neredeyse bütün  “hürriyet” leri gasbeden bir iktidara kurban verilmesi, doğrusu içimi acıttı.
Rahmi Turan’ın veda yazısında yeni bir gazete çıkaracağını bildirmesi ise tek tesellim oldu.
İnanıyorum ki, yaratıcı, ilkeli, başarılı, muhalif halk gazeteciliğinin mimarı olan Rahmi Turan’ın yeni gazetesi de yine en ön saflardaki yerini alacaktır.
Rahmi Turan, yaratıcı, üretken ve yeni istihdam yaratan nadir bir gazetecidir.
Birçok gazetecide onun emeği vardır...
Beni de yıllar önce işe alan biri olduğu için çok iyi biliyorum...
İnanıyorum ki, Türk basınının büyük ustası Rahmi Turan, yeni gazetesiyle birlikte yine kendisinden söz ettirecektir.
Türkiye ne kadar otoriterleşirse otoriterleşsin, kimse medyayı ilânihaye baskı altında tutmayı başaramayacaktır!
 “Keser döner, sap döner... Gün gelir, hesap döner”  meselesi...
Keser de sap da, önünde sonunda, bir gün tersine dönecektir!
Ve bir hatırlatma
Biz de iktidar olduk...
O zaman ben de DSP milletvekili ve Ecevit’in en yakınındaki isimlerden biriydim...
Kurucu kadrosunda yer aldığım Takvim Gazetesi’nde de yazılarımı sürdürüyordum...
Fakat Ecevit’i iktidardan uzaklaştırmak için başlatılan kampanyayla birlikte benim de gazetedeki yazılarıma son verilmişti...
Şimdi, sıkı mı, AKP’li bir gazeteci-yazarın işine son verilsin?!
İşte iktidar farkı...
Süleyman Yağız


 


 


12 Eylül’den önce çatışanlar aslında aynı taraftaydılar

Çok partili dönemle beraber kendisini kayıtsız, şartsız liberal ekonomiye teslim eden Türkiye, 70’lere gelindiğinde Marks’ın 19.yy Avrupa’sını tanımlamak için yapmış olduğu benzetmelerle birebir örtüşüyordu. Eseri  “Das Kapital” de “Makineleşme ve Modern Endüstriyi”  şu şekilde yazmıştı Marx:  “Yoğunluk ve kapsam bakımından bir çığı andıran taarruz başladı. Tüm ahlak ve doğa, yaş ve cinsiyet, gece ve gündüz sınırları yok edildi. Sermaye kendi şölenini kutluyordu.”
Avrupa’nın 19.yy’da atlatmış olduğu bu buhranı biz 60’larda küçük bir sızı gibi hissetmeye başlamış 70’lerde ise artık iyiden iyiye tedavisi olmayan bir hastalık gibi iliklerimizde hisseder olmuştuk. Acemice sanayileşme çaba ve sancılarımız, köylü nüfusumuzun yoğun bir şekilde kente göçmeleri, ABD-SSCB ekseninde iyiden iyiye gerilen soğuk savaş, zengin sınıf yaratma girişimlerimiz ve Şener Şen filmlerinden aşikâr olduğumuz banker spekülasyonları toplumun huzursuzluk seviyesini günden güne yükseltiyordu.
(...)
Bu arada uluslar arası arenada ABD ve SSCB arasında iyice gerilen ilişkiler yeni bir dünya düzeninin kurulacağının sinyallerini veriyordu.
(...)
Sol bu kavganın  “ezen” ve  “ezilen”  sınıfların kavgası olduğunu savunuyordu. Sağ ise bu kavgayı  “Türk Milleti ve düşmanlarının” kavgası olarak görüyordu. Her iki görüşün doğruluk payları olsa da hiçbir şekilde bu huzursuzluğun içine dolduramıyorlardı. Çünkü bu kavga coğrafi olarak ele alındığında kırsal, ekonomik olarak ele alındığında ise yoksul, kesimlerin kendi arasında yapılıyordu. Yani her iki davanın mensupları da Anadolu’nun yoksul çocuklarıydı. Devrimci ve ülkücü kavga ediyordu fakat ortada bir emek-sermaye çelişkisi yoktu.
(...)
“Milliyetçi Türkiye”  ve “Tam Bağımsız Türkiye” sloganlarını düşünmeli. Sanki aynı eylemin söylemleri gibiler. Fakat gerçek gençlerimizin bu sloganları birbirine karşı kullanıp karşısındakileri faşist-komünist diye ötekileştirerek, birbirlerinin hayatlarına kastedecek kadar kör edimelerinden başka bir şey değildir. (Kaynak: Özcan Yeniçeri - Milli Bilinç Nasıl Kırılır)
Mustafa Yiğit / Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Kulübü


 


 


Suriye’nin dostları iş başında

Arap Baharının sonunda Mısır’da Hüsnü Mübarek,
Libya’da ise Kaddafi devrildi.
Kaddafi devrilmekle kalmadı kendi halkı tarafından linç edilerek öldürüldü.
Peki, ne oldu.
Bu ülkeler Mübarek ve Kaddafi sonrası huzura mı kavuştu?
Demokrasi getireceğim diyerek girdiği Irak’ta yüzbinlerce insanın ölmesine neden olan ABD’nin 10 yılın ardından terk edip gittiği Irak’ta artık tek bir devletin olmadığı gerçeği hepimizin gözü önünde duruyor.
Irak, Mısır, Libya gibi Suriye’ye de dışarıdan birilerinin burunlarını soktuklarında dünya coğrafyasında haritaların bir daha çizileceğine, bundan da Suriyelilerin değil ABD ve yandaşı ülkelerin karlı çıkacağını düşünüyorum.
Nazan Yavuz / kocaeligazete.com


 


 


Başbakan kadro sözü vereli 9 ay oldu

Aynı statüye tabi olmalarına rağmen sözleşmeli personel arasında ayrım yapılması ve bunlardan sadece bir kısmının kadroya geçisine imkân verilmesi Anayasanın eşitlik ilkesine de aykırıdır. Kanunların temel özelliği herkese eşit uygulanmasıdır. Bir kısım Sözleşmeli Personelin seçimler öncesinde kadroya alınarak, yerel yönetimlerde çalışan sözleşmeli çalışanların kadroya alınmaması  çifte standarttır.  Siyasi iktidar, çalışanlar arasında eşitsizlik yaratarak, önemli bir hata yapmıştır. Bu hatasından dönmek için Bizzat Başbakan  “nerede ne kadar sözleşmeli personel varsa hepsini kadroya alacağız” demiş, ancak bu güne kadar çalışanları oyalamak dışında hiçbir somut adım atılmamıştır.


Umut tacirliği
İktidar  alay edercesine hâlâ umut tacirliği yapmaktadır. “Başbakan talimat verdi”, “çalışma yapıyoruz”, “rapor hazırladık”, “az kaldı”, “önümüzdeki ay oluyor” , “bugün olabilir”,  “bir sonraki bakanlar kurulunda halledeceğiz”, “haftaya”, “yarın oluyor” vb.  gibi söylemlerle sözleşmeli personelle adeta dalga geçilmektedir.
Sayın Başbakan söz verdiğiniz tarihin üzerinden tam  9 ay geçti. Bu zaman içerinde kaç tane kanun çıktı, ancak 5393 sayılı kanunun 49. Maddesine göre sözleşmeli statüde çalışan personel 657 sayılı Devlet memurları kadrosuna alınamadı. 5393 sayılı yasanın 49.maddesine göre sözleşmeli olarak çalışanlar 657 sayılı Devlet memurları kadrosuna alınacaklar  mı? Ne zaman alınacaklar?
Cengiz Gülebay / Yerel-İş Genel Sekreteri


 


 


İktidarı darbelere borçlular

12 eylül tartışmalarının alevlendiği şu günlerde, bu tartışmanın İran ve Suriye politikalarının yanlışlığını, elektrik ve doğalgaza gelen son zamların etkisini azaltmak, giderek yaklaşan finansal çöküşü saklamak için yapıldığını hepimiz bilmekteyiz. Yine de bu konunun istismar edilmesini önlemek amacıyla şunları yazmak gerekiyor.
Her askeri darbe veya müdahale marjinal dinci kesimin oylarını patlatmıştır. % 1 seviyesinde olan Milli Nizam Partisi’nin yerine kurulan Milli Selamet Partisi 12 Mart darbesinden sonra oyunu % 5e çıkartmıştır. MSP’nin % 5 olan oyu, 12 Eylül darbesinden sonra kurulan Refah Partisinde patlama yapmış, önce % 16 sonra %23’e yükselmiştir. 28 Şubat sürecinden sonra kurulan AKP’yle bu  %33’e yükselmiştir. AKP’nin % 33 olan oyu, anlamsız 27 nisan e-muhtırası sonucu % 47’ye tırmanmıştır.
Coşkun Telciler


 


 


Mankurtlaştırmak

Mankurtlaştırmak bir insanın belleğine format atmak demektir. Yani belleğini silmek demektir...
Emperyalizmin askeri yöntemlerle işgal edemediği ülkelerde 21. yy düzen bozucuları George Soroslar yardımıyla demokratik kitle örgütlerini, birlikleri, dernekleri ve hatta partileri de kullanarak amacına ulaşmaya çalışmaktadır. Eğitim ortamına bulaştığında ve bu ortamda beş yıl kaldığında o toplumun düzelmesi ancak elli yıllık bazen de yüz ya da beş yüz yıllık bir mücadele gerektirmektedir. Tarihimize bakın Türkler elli yıl Çinlilerin esaretine böyle düşmedi mi?..
Gençliğe hitabe stratejik bir hitabedir. Çünkü ulus belleğini aktif tutmak, yurt savunmasını dinamik gençliğe emanet ederek ebediyete kadar devam ettirmek için bilinçli olarak söylenmiştir.
Salim Doğan Kayseri


 


 


Başbakanın savunduğu ve esası cehaleti savunmaya dayanan değerler, gerçekte din kurumunun da aleyhinedir. Bu tutum Türkiye’ye yüzyıllar kaybettirmiştir.
Zeki Sarıhan / Ulusal Eğitim Derneği Onursal Genel Başkanı

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları