'Savunduğumuz dava bütün mazlum milletlerin davasıdır'

A+A-
Muhiddin NALBANTOĞLU


Mustafa Kemal Atatürk,
Şah Rıza Pehlevi ile birlikte.

Türk orduları vatanı kurtarıp, düşmanı “İzmir” den geldikleri yerden denize döktükten sonra Başkumandan’ın Ankara’ya dönüşü kutlanırken İran’dan da bir tebrik heyeti gelmişti. Başta İran olmak üzere bütün komşu ülkeler Avrupalı emperyalist devletlerin işgali ve baskıları altında idiler. İşte bu ziyaret sırasında İran heyetine Atatürk’ün söylediği ve bu güne ışık tutan o sözleri:
Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, belki daha az kanlı olur ve daha çabuk biterdi. Türkiye büyük ve önemli bir çaba harcıyor. Çünkü savunduğu dava bütün mazlum milletlerin, bütün doğunun davasıdır. Ve bunu sona erdirinceye kadar Türkiye, kendisi ile birlikte olan doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının gereklerini değil, tarihin hukuki gereklerini takip edecektir.

 

 

Atatürk’ü yetiştiren ANNE
Zaferden sonra Atatürk İstanbul’da bulunan annesini Ankara’ya aldırmıştı. Anne evladın kavuşması oldukça hazin olmuştu. Çünkü annesi işgal yıllarında gördüğü insanlık dışı baskılardan yarı felçli idi. Atatürk bunu anlatırken “Annem maddeten ölmüştü” deyimini kullanır. Burada, o sırada Çankaya’da bulunan Fatih Rıfkı’nın bir anısını veriyorum:
 “Ben de bu memlekettenim, elini öpmeliyim”
Mustafa Kemal 1934’te Atatürk soyadını almıştır. Hiçbir büyük Türk ondan önce “Türküm!” dememişti. Türk Osmanlıcada, kaba ve köylü demekti. Şehir efendisi alafranga ise Osmanlı, alaturka ise Müslümandı.
Atatürk Cumhuriyet’in onuncu yıldönümündeki kısa nutkunu şu sözlerle bitirmiştir: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”
O bir milliyetçi idi. Fakat ırkçı değildi. Onun anlayışınca vatan Türkiye, Türk de Türkiyeli demekti. Bir gün kendisine:
-Ya öteki Türkler? diye sormaları üzerine:
-Hepsinin vatanı burası. Hepsi için yurdumuzda yer var, cevabını vermişti.
Atatürk iyi aile çocuğu idi. Babasını bilmez. Övey babası Ragıp Bey’i önceleri hiç sevmemişti. Fakat her türlü güçlükleri yenerek kendisini yetiştiren anasına aşk ile bağlı idi. Onu çocukluğundan bu devlet ve milletin en büyüğü olduğu güne kadar daima saymıştır. Her eve gidişinde anasının elini öpmek adeti idi. Subay, komutan, başkomutan ve devlet reisi, o anasının yanında daima eski “Mustafacık” tı.
Mütarekede anası İstanbul’da iken işgal kuvvetleri evini basmışlar, ona çok çile çektirmişlerdi. Bu ana, sevgili yavrusunun padişahın askerî mahkemesinde idama mahkûm edildiğini gazetelerde okuduğu gün ömründen belki yıllar kaybetmişti. İlk fırsatta kendisini Ankara’ya, Çankaya’daki evine getirdi. Buluştukları zaman Atatürk yine anasının elini öptü. Fakat anası oğlunu bağrına basacağı yerde eline sarıldı. Atatürk:
-Ne yapıyarsun Anne? diyerek elini çekmek istedi. Anası Zübeyde Hanım pek ciddileşerek:
-Ben senin ananım, dedi. Elimi öpmekle vazifeni yapıyorsun. Fakat devleti ve milleti kurtardın. Ben de bu millettenim. Elini öpmeliyim, dedi.


Büyük önder Atatürk, devlet başkanı
olduğu zaman da annesi Zübeyde Hanım’ın
elini öpmeyi ihmal etmezdi.

Günümüze ışık tutan şiirler
21. yüzyılı idrak ettiğimiz günleri yaşıyoruz. Geçen yüzyılın başlarında rahmetli Mithat Cemal’in yazmış olduğu şu şiir bugün de gerçekçiliğini ve kudretini korumaktadır. Birinci Dünya Savaşı sonlarında yazılan bu şiir bugünkü gibi tazedir. Hâlâ insanlık bir arpa boyu yol almamış durumdadır. Hâlâ bulunduğumuz cografya bölgesi ateş ve kan selleri arasında, bir petrol savaşı veriyor. Masum insanlar ABD ve yandaşlarının sultası altında acılar çekiyor. Söz şairimizindir:


Tanrıya münacat
Harbin başladığı tarihten şimdiye kadar filân cephedeki düşman topyekûn 1.000.000 telefât verdi.

Gazetelerden

Yâ-Râb, bu sıfırlar bir alay körpe ölüyse;
Yâ-Râb, bu satırlarda o dağlar gömülüyse;
Hâlâ yaşıyorsak kürenin orta çağında,
Hakkın adı hançerse şakinin kuşağında;
Yâ-Râb, gene hala ölümün bayrağı varsa;
Nur asrının aydınlığı hala bu kadarsa;
Fatih’se kitaplarda haramilerin ismi,
Simya ise, kimya ise mermilerin ismi;
Hâlâ bu ateş aynı ateş, aynı ocaksa;
Hâlâ yedi kat gökyüzü petrol kokacaksa;
Hâlâ zulüm ilmin arayıp bulduğu sırsa;
Hâlâ şu belanın adı yirminci asırsa:
Tanrım, deme lutfet de şu ümmi, bu münevver,
Tırnakla diş azdır, bize dört tane ayak ver


Mehmet Akif’in yakın dostu hukukçu
şair yazar Mithat Cemal Kuntay.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları