Sekiz gün sonra ancak yazabildi O da üzerine alınmamış

A+A-

Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’nun Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un düzenlediği basın toplantısına katıldıktan sonraki ilk yazısı dün yayımlandı.
Başbuğ’un gazeteciliğin meslek ilkelerini hatırlatma gereği duyduğu Karaalioğlu’nun Genelkurmay başkanı’ndan aldığı özel hukuk, etik ve gazetecilik dersini nasıl algıladığını köşesinden okuyabilmeyi umuyorduk.
Bir gün geçti yok... İkinci gün yok... Üçüncü gün yok...
İlkin ‘Demek ki yazı günü değil’ deyip üzerinde durmadık...
Dün yayımlanan yazısını okurken ekranın sağında eski yazılarının tarihleri gözüme çarptı:
Son yazısı 27 Nisan 2009...
‘Demek ki haftada bir yazıyor’ diye düşündüm...
Ondan önceki 22 Nisan... Aralık 5 güne düşmüş. Bir önceki 16... Geriye doğru 13 Nisan, 6 Nisan, 3 Nisan, 2 Nisan, 30 Mart, 29 Mart... Bazen üç gün arayla, bazen her gün peşpeşe...
Bu tarihlerde neler yazmış peki?
Mesela AKP’nin “seçim başarıları”nı...
Mesela “Ergenekoncular”ı...
Başbuğ’un bir önceki toplantısından hemen sonra yazmış mesela bir yazısını.  “Beklemeye tahammülü olmayan sözler”  diye başlık atmış. “Türkiye halkı” ifadesine dört elle sarılıp  “Bir ülkenin en değişmeyen, en çok direnen kurumunun değişeceği” mesajını aldığını “coşkuyla” paylaşmış okuruyla...
Demek ki bir yazı günü yok Karaalioğlu’nun... Demek ki canı istediğinde, söyleyecek sözü olduğunda, ihtiyaç duyduğunda alıyor kalemi eline. Bu durumda  “köşe sahibi”  olan bir genel yayın yönetmeninin katıldığı hatta  “seyrini belirlediği”  toplantıdan sonra bir tek satır kaleme almamış olması, hatta günler süren “yazı orucu”na girmesi normal mi sizce?
Başbuğ’un sözleri “gazeteciyim” diyene en az 7.4’lük bir psikolojik sarsıntı yaşatacak cinstendi...  Yine de, katıldığı toplantıyla ilgili gözlemini okuyucusuyla paylaşmak gazetecilik göreviydi Karaalioğlu’nun. Tabii Oray Eğin’in dediği gibi “PR” çalışması için gitmediyse...
Karaalioğlu’nun sekiz gün sonraki ilk yazısında kendi evinde sahaya çıkmanın rahatlığını sezmemek elde değildi. Belli ki yazarları Sami Selçuk ile ilgili olarak “Yazarınız Ergenekoncu mu?” sorusuna muhatap olmuş. Savunma yapıyor:
“Mümkün değil...”
Yani yine ‘Ergenekon’un bir terör örgütü olduğu’ önkabulü söz konusu. Yani Başbuğ’u “arka sıradaki haylaz öğrenci” psikolojisiyle ‘dinler gibi yapmış’ sadece. Öte yandan “bir sonraki Genelkurmay toplantısını” düşünmeden de edemiyor belli. “Ergenekoncu değil ama İlker Başbuğ gibi düşünüyor” türünden Hüseyin Çelik’in “pilota bağlama”sından beter  “elastik” bir konumlandırma yapıyor: “Sami Selçuk, tıpkı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ gibi ‘Ergenekon’ kelimesine itiraz etmektedir. Selçuk, Başbuğ’dan daha da ileri giderek bu adın konulmasının tek başına davayı siyasallaştırdığını iddia etmektedir. ”
Herşey bir yana bir hafta boyunca Karaalioğlu’nun elinin bilgisayar klavyesine uzanmamasında, hemen toplantı arifesinde yazdığı şu satırları unutturma hesabı da yok mudur: “38 ulusal gazetenin yayınlandığı bu ülkede 8-10 gazete gerçekleri yazmasa, Ergenekon’un üzerine gitmese, soru sormasa, sulandırma teşebbüslerini deşifre etmese; arınma fırsatı heba olup gidecekti. Neyse ki bu ülkenin özgür ama aynı zamanda demokrat ve aynı zamanda da cesur medyası var.  Sevgili meslektaşlarım.  Gazetecilik yapacak yerde, soru soranları hedefe koyan yazar arkadaşlarım.. Bu silahların, belgelerin üzerinde rahat rahat uyuyabilecek misiniz?”
Gazetecileri “Ergenekon’u sulandırmakla” suçlamasından bir gün sonra Karaalioğlu’nun  “Ergenekon” adını kullanıp asrın davasını  “sulandırdığı” için, yargı kararlarını takmadığı gerekçesiyle, itirafçı ifadelerini dizi yapıp askerleri hedefe koyduğu için hukuk, etik ve meslek dersine muhtaç görülmesi neyin tecellisi olabilir?


İŞTE O DİYALOG
Karaalioğlu: Ergenekon soruşturması ile ilgili ikinci iddianamede ortaya çıktı. Birçok suçlama, eylem var. Bir kısmı da TSK ile ilgili...  TSK olarak, Genelkurmay başkanı olarak Ergenekon soruşturmalarına nasıl bakıyorsunuz? Yaklaşımınız nedir? Ergenekon davasını nasıl görmektesiniz?
Org. Başbuğ: Evet, Karaalioğlu teşekkür ederim. Şimdi bir kere isim zikrediyorsunuz, bu isim zikretme yanlış. Davayla ilgili isim zikredilmeyeceğiyle ilgili mahkemenin kararı var. Mahkemenin kararı!
Karaalioğlu: Terör örgütü denilmeyeceğine dair...
Org. Başbuğ: Hayır özel isimle zikrediyorsunuz. Bu davanın özel isimle anılmayacağıyla ilgili mahkeme kararı var. Var mı yok mu? Var! Hukuk devletimiyiz, e saygı göstereceğiz. Bunda hemfikir olalım. İşimize geldiği zaman evet, işimize gelmediği zaman hayır. Bu noktanın altını çizmek isterim...

 

++++++


70 bin ayıp
Telefon dinlemek ahlaki midir?
Ya da şöyle sormalı:
Bir arkadaşınızla konuşurken yandaki birisinin kulak kabartıp sizi dinlediğini fark etseniz, dönüp ne dersiniz?..
Terbiyesiz?..
Ahlaksız?..
Ya da kalkıp işaret parmağınızı horoz yapıp sallar mısınız:
 “Utanmaz...”
Peki aynı şeyi devlet görevlileri yapıyorsa?..
Üstelik karınızla, arkadaşınızla, dostunuzla, kardeşinizle, sevgilinizle... Diyelim ki bir sırdaşınızla konuşurken sizi dinliyorsa?..
Ve siz ona poponuzda çıkan sivilcenizi anlatıyorsanız...
Adalet Bakanı  “70 bin insanın dinlendiğini” açıkladı...
70 bin ayıp...
70 bin ahlaki suç...
Üstelik kadınların saçının gözükmesini  “günah” sayan AKP döneminde... İnsanların en mahremlerinin dinlenip bantlara alınmasını, sonra o bantların kırk kişi tarafından dinlenmesini,
peşinden kağıtlara dökülüp dosyalanmasını...
İnsan yazarken bile utanıyor...
Bence devletin adamlarının yaptığı ahlaki değil...
Eğer telefonlarımızı dinleyenler, evlerine gittikleri zaman çocuklarına ne iş yaptıklarını anlatabiliyorlarsa...
Eğer insanları gizli gizli dinlediklerini çocuklarına sıkılmadan-utanmadan söyleyebiliyorlarsa...
Sorun yok...
Ben olsam utanırım...
* Bekir Coşkun / Hürriyet

 


++++++

 

Görevine dört elle sarıldı
ABD ve AB’nin sivil darbe mimarları ile izah edemediği karanlık buluşmalara katılan Hasan Cemal şimdi de PKK’nın 1 numarası Murat Karayılan’ın yanında

Birkaç gün önce “Ahtapot tipi yapılanma” başlıklı yazımızda itirafçı Hasan Cemal ile eski gerilla Cengiz Çandar arasındaki görev paylaşımından bahsetmiştik. Buna göre Çandar kendini diasporanın taleplerini benimsetmeye adamış görünürken, Cemal “kürt sorunu”nu “normalleştirmek” için yazdıklarıyla öne çıkıyordu. Yandaki resimlerle sınırlı değil Cemal’in bu uğurda kurduğu temaslar: 1993 Bekaa Vadisi... Teröristbaşı Öcalan’la 24 saat... 1994 Kandil... Zeli kampı... Ve işte yine Kandil’de...
 PKK terörüne iki şehit daha verdiğimiz gün, örgütün 1 numarasıyla çektirdiği hatıra fotoğrafını yayımlıyor Cemal... Şehit ailelerinin Öcalan’ın başarıyla yapılan özel ameliyatına tepkilerini gösterdikleri gün, o ailelerin çocuklarının şehit olduğu “coğrafya”nın “nefes kesen doğa güzellikleri, kaya diplerinden fışkıran turuncu renkli ters laleleri, kıpkırmızı gelincikleri, ceviz ağaçları, nar ağaçları”nı anlatıyor...
Oralarda kulağına bir Mehmet sesi çalındı mı? Yok! Bebek yüzlü bir evlat silueti düştü mü şırıl şırıl akan o derelere? Yok! Gelincikler kan rengi miydi? Yooo, o teröristlerle değil barış gönüllüleriyle görüşüyor ya, ne kanı canım...
Ajansların dünkü şehitlerimizin isimlerini geçtikleri dakikalarda binlerce milliyet okuru “PKK’nın bir numarası Murat Karayılan, ‘Artık kan dökülsün istemiyoruz’ dedi” cümlesini okuyordu... Bu sözleri sürmanşetten veren Sedat Ergin’in yüzü kızarmış mıdır dersiniz?
İtirafçı yazarlarının misyonu belli... Ama basında güven demek olan Milliyet “PKK bölgesindeki harikulade manzaraların arasından görülen kadınlı erkekli, omuzları silahlı PKK’lı” tasvirlerini, bir gezi romanı tefrikası gibi yayımlamanın pişmanlığını yaşamış mıdır dün?
‘Ulus-devlet’e karşı ‘Avrupa’nın planı’nı savunan Cemal bir özel ulak gibi Kandil’den ‘Karayılan’ın olumlu mesajları’nı getiriyor. Türkiye’nin önemli gazetelerinden biri, milletle dalga geçer gibi PKK’ın şehitlerimize taziyelerini iletiyor...
Ama ne demişler.. Huylu huyundan vazgeçmez...
Allah ömür ile sabır verirse; Cemal’in bu aralar “neyin zeminini yaratmaya çalıştığını” itiraf ettiği günleri de görürüz.

 

++++++


İntihal meziyet oldu
Eşeğe ters bindirirlerdi

Eskiden olsa, basındaki bazılarını eşeğe ters bindirir; sokak sokak dolaştırırlardı.
Osmanlı Devleti zamanında böyleydi: Bir hırsız yakalandığında; onu eşeğe ters bindirirler ve öyle teşhir ederlerdi. Zaptiyenin bu uygulaması, genelde hırsızlıkta ilk kez yakalananlara uygulanırdı. Hırsız eşeğe ters binmiş dolaştırılırken gelen geçen ona hakaret eder; üstüne su veya başka şeylerin atıldığı da olurdu. Bu cezaya çarptırılan, artık İstanbul’da duramaz; başka şehirlere gitmek zorunda kalırdı. İkinci kez yakalanan ise ya iyi bir dayak yer ya da hem dayak yer hem de hapse konulurdu.
Gazetelerde derin fikirler imal etmiş gibi görüş açıklayanların çoğu, şundan bundan aşırdıklarını kendi malları imiş gibi pazarlıyorlar. Eskiden buna intihal (aşırma) derlerdi. Şimdi meziyet oldu. Bugün ortalıkta aydın diye dolaşanların çoğu o zaman olsa ibret-i alem için eşeğe ters bindirilip öylece dolaştırılırdı.  
* Rıza Zelyut / Güneş

++++++


Cinayetin marka imajı
Ali Atıf Bir, gazetede çıkan yazısında Burgaz Rakı ile ilgili olarak Hayyam Garipoğlu ile telefonda konuşurken, söz konusu cinayet konusunun açıldığını belirtiyor ve konuyu şu cümlelerle yorumluyor: “Türkiye’de çeşitli ihmaller ve çatışmalar nedeniyle binlerce ölüm varken en önemli olayımız” kesik baş cinayeti mi yani?  Niye? “Cem’in babası Nida Garipoğlu’nun üzerinde kan lekeleri bulundu” o yüzden... Peki ya, “melez gazetecilikle”, “okur” artırma uğruna yanlış kişiyi suçlu ilan etmişsek? Hangimiz Nida Garipoğlu’nun suçunun kesin olarak ispatlandığını söyleyebilir ki?”
Kınama cezası almıştı
Daha önce de köşesinde Köy-Tur’un batacağını, şirketin kötü yönetildiğini, şirketin ürün kalitesi konusunda önemli eksiklikleri bulunduğunu yazan Ali Atıf Bir’in, Köy-Tur’un sektöründeki en önemli rakibi Banvit’in danışmanlığını yaptığı belirlenmişti. Basın Konseyi, “Kamusal bir görev olan gazetecilik özel amaç ve çıkarlara alet edilemez” ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle oy birliği ile kınama cezasının verildiğine dikkat çekmişti.  
* Vatan

 

++++++

MİNİ  YORUM
Nezaketsizlik
Hüseyin Çelik Milli Eğitim Bakanlığı’nı Nimet Çubukçu’ya devrederken “Milli Eğitim Bakanlığı otomatik pilota bağlanmıştır” dedi. Tercümesi “Size ne gerek vardı Nimet Hanım” olan bu sözler nezaketsizlik, hatta biraz kafaya takarsanız “hakaret”e varmıyor mu?
Çelik giderayak Çubukçu’ya piyon, vitrin, göstermelik bakan imalarında bulunmuş olmadı mı?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları