Semâ hakkında...

A+A-
Ahmet SEVGİ
Mevlânâ’nın 737. vuslat yıldönümü Konya’da 7-17 Aralık tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle kutlandı. Bu gece yapılacak  “şeb-i arûs” töreniyle sona erecek olan etkinliklerde halkın en çok  “semâ âyîni” ne rağbet ettiği görülüyor ki bence üzerinde durulması gereken bir konudur.
İnsanların inanç dünyası şu iki unsurla biçimlenir: Şekil ve ruh... Eskiden beri edebiyatımızda var olagelen  “rind” ve  “zahid”  tiplerini de bu iki unsurun tayin ettiğini söyleyebiliriz. Yani bazı insanlar dinî meselelerde şekle fazla değer verirken bazıları da ruhu (öz) öne çıkarmaktadır. Necip Fazıl’ın  “O vecitsizler ki ruhu şekilde yitirdiler” mısraında ifade ettiği üzere ihlâs azaldıkça şekilcilik artar ve sonuçta ruh şekilde boğulur gider. Halkımızın, Mevlânâ’nın fikirlerinden ziyade  “semâ törenleri” ne ilgi göstermesinin arka planında yatan gerçek de sanırım budur.
Peki, semâ nedir?
Sözlüklerde  “Mevlevî dervişlerinin ney, kudüm, rebap gibi çalgılar ve okunan ilahiler eşliğinde tennûre denen bir kıyafet giyerek belli bir usûle göre ayakta ve kolları iki yana açılmış vaziyette dönmeleri ve bu suretle icra ettikleri âyin”  diye tanımlanan semâyı Hz. Mevlânâ  “Mesnevî” de şöyle açıklar:  “Halkın tamburlarla, mûsikî âletleri ile çaldıkları ve ağızları ile söyledikleri bu hoş sesler göklerin dönüşünden alınmadır. Biz hepimiz Âdem’in cüzleri idik. Cennette o nağmeleri dinledik. Gerçi su ile topraktan yaratılmış bu ten kafesine girmek, balçığa bürünmek, ruhumuzu şüpheye düşürmüş, bizi yanıltmıştır. Fakat ne de olsa, o nağmeleri birazcık olsun hatırlıyoruz. İşte bu yüzdendir ki semâ âşıklara gıdadır. Çünkü semâda kalp huzuru ve Allah’ı hissetme, sevgiliyi bulma hayali vardır.”
 Mevlânâ’nın açıkça ifade ettiği üzere  “semâ”  âşıkların gıdasıdır. Diğer bir ifade ile  “semâ”  âşıklara/âriflere mahsustur ve halka hitap etmez. Nitekim Mevlânâ bir rubâîsinde: “Hoş olan şeyler daima nehyedilmiştir. Çünkü hoşa giden şeyler, halkı (ârif olmayan kişileri) mânâ âlemine, o hoşluk diyarına doğru yönelmeye kılavuz olamaz... Yoksa gerçekte ney, mûsikî, çenk, güzel yüz, semâ olgun kişilere/âriflere helâldir, bilgisiz halka ise haramdır.”  der.
Bu noktada Seyyit Nesîmî ile ilgili bir anekdot nakletmek isterim: Anlatıldığına göre, Seyyit Nesîmî’nin  “Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam//Cevher-i lâ-mekân benem kevn ü mekâna sığmazam” gibi coşkulu söyleyişlerini duyan kerdeşi Şah Handan:  “Gel bu sırrı kimseye fâş eyleme//Hân-ı hâsı âmmeye aş eyleme”  diyerek ona havas sofrasını avama açmamasını söyler. Ama Nesîmî kulak asmaz ve mâlum sözleri yüzünden 15. yüzyıl başlarında Halep’te idam edilir... O hesap, sadece sofî âşıklara mahsus olan semâ sofrasını avama açmakla,  “Ene’l-Hak”  dediği için Nesîmî’yi idam eden zihniyetin aklına karpuz kabuğu getirilmiş olur. Tarihte bu tip olaylar çok yaşanmıştır. 17. yüzyılın ikinci yarısında Vânî Mehmet Efendi’nin (ö. 1684) teşvikiyle  “semâ” nın yasaklanmış olduğunu biliyoruz. 1666 ile 1684 yılları arasında 18 yıl bu yasak devam etmiştir.
Özetlersek; semâ, sofîlere mahsus bir âyindir ve Mevlânâ’nın ifadesiyle  “Kendinden geçmek ve Hakk’a vasıl olmak sûreti ile ’elest bezmi’ndeki ’belâ’ sesini işitmektir.”  Hal böyle iken onu (semâ) bir seyirlik oyun zannetmek yahut inanç turizmine basamak yapmak başta Mevlevîliğe saygısızlıktır. Ayrıca Mevlânâ ve Mevlevîliği sadece  “semâ” ya indirgemek de mutaassıpların ellerini güçlendirir...
  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları