Bu ruh hekimine hepimiz kulak vermeliyiz

Servet KABAKLI

“Günümüzün önemli sorularından birisi şu: Onca maddî ilerlemeye rağmen, insanlar neden önceki nesillere göre daha mutsuz?
Özgürlük var, ama bağlılık yok. Haklar var, ama diğergâmlık yok. Refah var, ama amaç yok.”
Ülkemizi dünya çapında temsil eden psikiyatristlerimizden Kemal Sayar, insanlığın içine düştüğü acıklı hâli veciz bir şekilde işte böyle özetliyor.
Bütün beşeriyeti dört bir yandan kuşatan bu içinden çıkılmaz durumun, giderek ülkemizi de pençesine aldığına yanıyor ve şöyle dertleniyor:
 “Türkiye’nin kızları ve oğulları yavaş yavaş zehirleniyor. Öncelikle geçmişin değerlerinin bugünün dünyasında işe yaramadığına inandırılıyoruz. Hayat giderek maddîleşiyor, yakınlık ve samimiyet kayboluyor. Sonra tek değerin, kaynağı nereden gelirse gelsin, ne kadar gayrimeşru olursa olsun, maddî güç olduğuna ikna ediliyoruz. Ruhumuzu şeytana satmazsak hayatta kalmamızın imkânsız olduğu fısıldanıyor...”
Milletimizin ruh nabzını tutan bu hekimin koyduğu bu teşhisi dikkate almalı ve bu konuda gerekeni yapmak için çaba sarfetmeliyiz. Çünkü bu teşhis âfâki bir teşhis değil, yüzlerce hatta binlerce ruh hastasıyla yüz yüze gelinerek, uzun süre kendileriyle ilgilenilerek konmuş bir teşhistir.

‘Merhamet’
Dostlarım, bütün insanlığa, elbette öncelikli olarak kendi insanımıza acımaya ve bu uçurumdan kurtulmak için yardımcı olmaya mecburuz. Merhametin zamanımızdaki en güçlü şekli de bu olsa gerektir. Zaten o yüzden Kemal Sayar eserine “Merhamet*”  adını koymuş.
Batı’nın ilâhî boyuttan kopuk maddeci medeniyetinin öylesine esiri olmuşuz ki başımıza gelen en ufak bir hadiseden dolayı hemen isyan ediyor, feveran ediyoruz. Bunu yaparken de ne kendimizde gönül huzuru, ne de dostlarımızda neşe bırakıyoruz. Her ihtiyacımızın hemen ve şimdi giderilmesini istiyor, her sıkıntımızın da derhal ve şimdi yok edilmesini bekliyoruz. Sanki atalarımızın o tevekküllü hâlinden, o kadere boyun eğişinden zırnık eser kalmamış. Onların dünyaya parmak ısırtan faziletleri ise bize gelinceye kadar adeta buharlaşıp uçmuş.
Eşrefoğlu Rumî  bugün yanımıza gelse ve bize şöyle dese, herhalde kendisiyle alay edecek ve gülüp geçeceğiz:
 “Razıyem derdine yârin men şikayeti itmezem / Kendi halim söylerem gayrı hikâyet itmezem / Derd ü mihnet yoldaşımdır bu yola azm ideli / Dost Belasından başım bir dem selamet itmezem / Her ne kim Dost’tan gelir sâbir ü şâkir durmuşam / Âşıkam derdim yeter özge feraset itmezem.”
Alvarlı Efe de gelip, “Âşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen incitenden” diyerek bize nasihat edecek olsa, muhtemeldir ki onu  “hakkını savunmasını bilmiyor” diye ayıplayacağız veya yanımızdan yöremizden   kovacağız.
Hâlbuki bazı acılara ve dertlere katlanmasını bilmemiz gerek. Bu dünyanın geçiciliğini görebilmemiz gerek. Ham ervahlıktan kurtulmamız gerek. Hekimimiz, hem kendisinin hem de tedavi ettiği kimselerin tecrübelerinden hareketle, dikkatlerimizi işte bu ebedî hakikate çekiyor:
“İnsan acıyla olgunlaşıyor. Varlığın bilgisinin künhüne böyle varıyoruz. Daha büyük aşkın, bir varoluşun parçası olduğumuz hissini, sadece ölümü tecrübe ederek tadabiliyoruz. Sadece ölüm, bu dünyada sonsuza dek varolacağımız yanılsamasını yerle bir ediyor. Onun bilgisi, ağacın altında kayıtsız bir serinlik içinde var olmaya devam edemeyeceğimizi bize fısıldıyor. Asıl yurdumuz burası değil...”

‘İlk kelime: Sükût’
Manevî değerlerimizden koptuk kopalı öyle bir boşluğa savrulduk ki, o boşluğu sürekli konuşmakla, ha bire bir şeyler söyleyip durmakla doldurmaya çalışıyoruz. Hatta karşımızdakine hiç konuşma fırsatı vermeden makine gibi lâf etmeyi marifet sanıyoruz. Atalarımızın  “Söz gümüşse, sükût altındır”  sözünü çöpe atalı çok oldu. Oysa, asıl irfan susmadadır, sükûttadır. Geçmiş çağlarımızın mânevî büyükleri susmasını bilen, kendi iç âleminin sesini dinlemeyi yeğleyen kimselerdi.
Bu değerli ruh hekimimizin de dikkat çektiği gibi aslında sükût da bir konuşmadır, hem de en büyük konuşma:
 “Evet, sessizlik konuşur. Sessizlik dilin ebedî akışıdır. Konuşmakla kesintiye uğrar. Bir keşiş, üstadına sormuş: ‘İlk Kelime nedir üstad?’Üstad sessiz kalmış. Keşiş, başka bir üstada gitmiş ve bu hikâyeyi anlatmış. ‘İlk Kelime sana zaten söylenmiş’demiş bu üstad. Sükût, içimizde keşfedilmeyi bekler. Onu keşfetmekle, kendimizi keşfetmiş oluruz.”
Azîz gönüldaşlarım, ben size bu öğüdü dinleyelim ve kendimizi bulalım derim.
Yaptığımız her işte, her davranışta, dahasını söyleyeyim takım veya parti tutuşta bile ille de kendimizin haklı olduğunu, karşımızdakinin kesinlikle haksız olduğunu söyleme hamlığından kurtulalım. Hekimimizin bahsettiği genç bir kadının Rabb’ine seslenirken söylediği şu kâinat kadar büyük sözden, birazcık olsun bizler de nasiplenmesini  bilelim:
 “Yarabbi, Sen beni affedecek kadar büyüksün ama, ben Senin kadar büyük değilim; kendimi affedemem.”
Tabiî bir millette ataların fazilet esasları kaybolmaya yüz tutunca, bu çürümüşlük cemiyetin bütün kesimlerine de yayılıyor. Kendi meslek grubunu yakinen bilen hekimimiz meslektaşlarına da şu uyarıyı yapıyor:
 “Yirmibirinci yüzyılda sağlık çalışanlarının kendilerine sorması gereken soru şudur: Sağlık bakımının temel bir insan hakkı olarak tanınması yolunda mı mücadele edeceğim, yoksa küresel oyuncuların istatistikî hesaplarına kanarak, maliyet analizlerine mi girişeceğim? Hastam benim için önce bir insan mı olacak, yoksa bir müşteri mi?
Paranın her şeyi soysuzlaştırdığı bir çağda, tıbbın kendi namusunu koruması için, adalet ve ahlâkın kılavuzluğuna ihtiyacı var.”
Her okuyucunun içindeki onca yazıdan en az birkaç tanesinde mutlaka kendisini bulacağı, kendi eksiğini göreceği ve büyük ihtimalle de kendini düzeltmek için ibret alacağı bu kitabı sizlere takdîm ve tavsiye ediyorum. 

* Timaş Yayınları, +90 (212) 511 24 24