Cumhuriyet ahlâksız rejim mi?

Cumhuriyet ahlâksız rejim mi?

Elimde, Metin Toker’in, “Şeyh Sait ve İsyanı” adlı kitabı var. Toker, önsözüne, “Cumhuriyet tarihinin bir kaç önemli ”işaret noktası“ vardır. Bunları iyi bilmeden, bunları gereği gibi değerlendirmeden Cumhuriyeti anlamak imkanı yoktur. Bu “işaret noktaları”ndan bir tanesi Şeyh Sait isyanıdır” diyerek başlamış...
İngilizler’in kışkırtması ve desteğiyle ayaklanma başlatan Şeyh Sait, Diyarbakır’ı ele geçirmek için 20 Şubat 1925’te, Hani’de muntazam ordu birliklerine saldıracak kadar güçlenmişti... 
Ancak gayesine ulaşamadı... 
Alınan tedbirler sonucu, büyük bir hezimete uğrayarak yenildi. 
Toker, o anı şöyle anlatıyor:
Güneş doğarken Diyarbakır sokaklarından muntazam birlikler halinde geçen askerler, halkın coşkun alkış sesleri arasında şu marşı söylüyorlardı:
Gök kubbenin altında
Ataların yürüdü
Albayrağın altında
Yeni Turan büyüdü...

Şeyh Sait, yargılandığı mahkemece idama mahkûm edilip, asıldı.

                                              * * *

Toker, bugüne de ışık tutacak önsözüne şöyle devam ediyor:
 “Şeyh Sait isyanını iki türlü ele almak lazımdır. Olay olarak ve tepkileri itibariyle.
Olay olarak, isyanın bir “işaret noktası”sayılacak hüviyeti yoktur. Bir defa kurşun erken patlatılmıştır. Hazırlıklar çok daha sonrası için ve daha geniş ölçüde bir ayaklanma düşünülerek yapılmışken Şeyh Sait’in şahsi endişeleri ve ürkekliği olayı bir “Piran Vakası” haline indirmiştir. Ancak irticai telkinlerin ve şeriatçılığın o bölgedeki tesirleridir ki Şeyh Sait kuvvetlerine, harekatın başlangıcındaki geçici başarıları sağlamış, hükümet birlikleri yığınaklarını tamamlar tamamlamaz savaşın kaderi dönmüştür. Zaten isyanın lideri ile başyardımcılarının kıskıvrak yakalanmaları dengeyi göstermektedir.
Olay, Cumhuriyetin bir dönemeci almasının fırsatı yapılmıştır ve bu mahiyeti itibariyle, söylediğim “işaret noktaları” ndan birini teşkil eder.
1925’ler, Atatürk Devrimleri olarak bilinen inkılap hareketlerinin başladığı, fakat ilkel bir siyasi demokrasinin de tatbik olunduğu yıllardır. Küçük bir zaman parçası, 1925 Türkiyesinde bunların ikisine birden devam olunamayacağını çok kimseye ispatlamıştır. Muhalefet ister istemez çok geniş bir muhafazakar kütleye dayanacaktı. İktidar ister istemez çok ufak bir “avant garde” ile yetinecekti. Kudret sahibini oy tayin ettiği takdirde, muhafazakâr, en azından pek ılımlı devrimci muhalefetin, iktidarı alacağı tabiiydi.
Ama 1925 Türkiyesinde kudretin başka ölçüleri bulunuyordu. İktidarın başları, düşmanı denize dökmüş muzaffer ordunun muzaffer komutanlarıydı. Memlekete onlar hakimdiler. Demokrasi ile devrimler konusunda bir tercih yapmak durumuna geldiklerinde devrimleri seçmişler ve demokrasiyi, hiç olmazsa erteleme kararı vermişlerdir.
Şeyh Sait ve isyanı, onları bir tercihi yapmak durumuna getiren olaydır ve önemini buradan almaktadır.
Nitekim, asıl üç büyük devrim, Medeni Kanun Devrimi, Kıyafet Devrimi ve Harf Devrimi, Şeyh Sait İsyanından sonra yapılabilmiştir ve “Takriri Sükûn Türkiyesi” bunların ortamı olmuştur.
Olayı anlatırken bir isyan bölgesinde olanları anlattım, bir Ankara’da cereyan edenleri.
Ankara’da cereyan edenleri okuyan benim neslim, o hadiselerle 1957 - 60 arasındaki çok sahne arasında inanılmaz benzerlikler bulacaklardır. Takriri Sükûn Kanunu İsmet Paşa’nın Meclisten geçirdiği celse ile Menderes’in Tahkikat Komisyonu’nun kurulduğu celse sanki ikiz kardeştirler.
Ne var ki 1960’da Menderes ve takımı, 1925’lerin İsmet Paşası ve takımı yerindedir. 1960’ın İsmet Paşası ve takımı ise, yeni Türk toplumunun ve bu toplumdaki gerçek, sağlam kuvvetlerin temsilcisidirler. İsmet Paşanın 1925’de Gazi Paşayla birlikte her iki çatışmadan, zıt görüşleri savunduğu halde hep galip çıkmış olması, her iki seferinde de arkasında memleketin asıl gücünü bulundurabilmiş olmasındandır.
Bayar ve Menderes, 1960 Türkiyesinde kendilerini 1925’in Türkiyesinde, Gazi ve İsmet Paşaların kudretinde sanmalarının bedelini, akıbetleriyle ödemişlerdir. Bu, siyaset hayatında, aynı zamanda, devrin şartlarına doğru teşhis koyabilmenin öneminin de delilidir.
1925’lerin incelemesi hemen göstermektedir ki Muhalefetin en başındakiler ne kadar iyiniyet sahibi olurlarsa olsunlar bir muhalefet ve bir muhalif basınla Cumhuriyeti, hele Cumhuriyet ilkelerini, bilhassa laikliği devam ettirtmek imkanı yoktu. Halbuki Gazi Paşanın İsmet Paşanın ve onların Cumhuriyet Halk Fırkasındaki radikallerinin aklındaki, bununla da yetinmeyip Türk toplumuna bugünkü Batılı hayat düzenini veren devrimlere geçmekti.
Bu ekibin, demokrasiyi yok etmek değil, ertelemek niyetini ciddiyetle taşıdıkları beş yıl sonra ispatlanmıştır. Gazi ve İsmet Paşalar, yapılması için kapalı rejimi şart gördükleri devrimlerin, 1930’dan itibaren bir açık rejimde konsolide olabilecekleri düşüncesiyle Serbest Fırka denemesine girişmişlerdir.
Onun da başarı kazanamaması, gene irtica ve şeriatçılık akımlarının muhalefetin tabanını teşkil etmesi yüzündendir. Ancak 1946’dan sonradır ki, bir yandan toplumun ulaştığı seviye dolayısıyla, aynı zamanda, o günkü muhalefet liderlerinin geçmişten, irticaa açıktan kapı açıldı mı, bunun kendileri ve partileri için felaketle neticelendiğini bilip ihtiyatlı davranışları, ama asıl ve en önemlisi, iktidarın başının, o zamana kadar rastlanmış geniş müsamahası sayesinde demokratik rejim, devrimlerden bir yenisi haline gelecektir.
Dikkati çeken bir nokta, 1946’dan bile uzun yıllar sonra Şeyh Sait’in elinde bayrak olmuş koyu taassup ve irticaın, sesini, hem de fütursuzlukla Türkiye’de yükseltebilme imkanına sahip görünmesidir.
Bundan dolayıdır ki, Cumhuriyetin bu önemli “işaret taşı“nın,” Şeyh Sait ve İsyanı’nın bütün cepheleriyle bilinmesine, belki bugün, her zamankinden fazla bir lüzum, hatta zaruret olduğuna inanıyorum.”  

                                              * * *


Şeyh Sait isyanı, Türkiye’yi ayaklandırmıştı. 24 Şubat 1925 Salı günkü gazeteler “isyan”ı manşetlerinden duyurdular. Haberlerde, Şeyh Sait’in “din elden gitti” iddiasıyla silaha sarıldığı belirtiliyordu. Şeyh Sait’in yayınladığı beyanname özetleniyor ve bununla muhalif Erzurum Milletvekili Ziaeddin Efendinin Meclis kürsüsünden yaptığı konuşma arasında paralel lik kuruluyordu.
O günleri Toker’den dinleyelim:
“Şeyh Sait’in ayaklanmasından sadece iki hafta evvel, Ziaeddin Efendi Meclis kürsüsüne çıkmış ve yeniliğin işret, dans, plaj sefasından başka şey ifade etmediğini söylemişti. Fuhuş artmıştı. Müslüman kadınlar edeplerini kaybetme yolundaydılar. Sarhoşluk himaye, hatta teşvik olunuyordu. En önemlisi “hissiyatı diniye” rencide ediliyordu. Yeni rejim sadece ahlaksızlık getirmişti. Bunlar terakki kisvesi altında, Batılılaşma diye, medeniyetçilik adına yapılıyordu. Rezil bir idare memleketi çamurların içine sürüklemişti. Ziaeddin  Efendi bu nutkuyla Cumhuriyetin ahlaki  iflasını Türkiye’ye ilan etmişti.”

                                              * * *


Bugünün Türkiyesinde, Cumhuriyeti ahlaksızlıkla suçlayan ‘Ziaeddin Efendi’ler yok mudur?
Elbette olabilir...
Ama unutmayalım ki karşılarında her zaman Atatürk gibi düşünüp, davrananlar da olacaktır...

                                              * * *

Şunu da belirtmekte yarar görüyorum...
Kendilerini “Yeni Osmanlıcı” ve “2. Cumhuriyetçi” olarak adlandıranlar, Milliyetçi Türkiye’yi kuran Kuvayı-Milliye’den “rövanş” almak için Cumhuriyet’e isyan eden, Atatürk’ü öldürmeye kalkışan ve düşmanla işbirliği yapanlara “iade-i itibar” isterlerse sakın şaşırmayın...
Çünkü; Hükümete, “Türkiye doğru zeminde ilerliyor” diye gaz verenler var.

 

---------------------------------------------------------------------------------------
Yasal Uyarı:
Yayınlanan araştırma yazısı/haberin tüm hakları Yeniçağ Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş'ye aittir. Kaynak gösterilse dahi araştırma yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan araştırma yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın

Manşetler