Seyrederek değil okuyarak öğrenmek...

İsmail ŞAHİN

Bir zamanlar "konuşan toplum" sloganıyla tartışma programları seyrederdik. Heyecanlıydık, darbenin tesiri yeni yeni geçmişti, kavgadan henüz çıkmış, dışarıda konuşamadığımız şeyleri cezaevinde konuşmaya başlamıştık; birbirimizi keşfettiğimiz yıllardı...

Güzel günlerdi...

Daha sonra televizyoncular "reyting"i keşfetti. Konuşma bitti kavga başladı; masal sona erdi...

"Konuşan Türkiye" masalını 10 yılda tüketen bir toplumuz. İyi başlayıp kötü biten bir denemeydi.

Şimdi ise "seyreden toplumu" talim ediyoruz. Türk toplumu garip bir şekilde televizyonun karşısına kilitlenmiş, dizi seyrederek kendini geliştiriyor (!). Garip bir halet-i ruhiye içerisinde tarih, bilim aklınıza ne gelirse diziler yolu ile öğrenebileceğini zanneden bir toplum olduk. Artık kelli felli bilim adamlar bile dizilerin gerçekliğini tartışırken "hadi canım, o öyle değil miydi?" tepkisi veriyorsa, durum fecaat aşamasına geçmiş demektir.

Elinde kılıç, at üzerinde dizi seyreden zümre meselenin "mizahi" boyutunu temsil ediyor gibi gözükse de bence en sıkıntılı cephesi bu. Toplumda bu  "marazi" hale sahip çok sayıda insanın olduğunu görebiliyoruz ki bu duruma hekimler el atmalı.

Tarih, bir toplumun sağlığı, gelecek nesillere aktarılan yalan yanlış bilgiler ve bir yönetmenin tabiri ile "reyting uğruna televizyon yıldızına dönüştürülen" tarihi şahsiyetler.

Bilmem farkında mısınız ama ciddi bir sorunumuz var...

Tabii ki televizyon dizileri bir kurgudur ve bu dizilerde oynayan bir aktörün de dediği gibi yapanın, yönetenin hayal dünyasından kesitler içerebilir. Anlaşılan o ki, dizileri yapanlardan daha fazla ciddiye alan bir zihniyet dünyasına geçiş yapmışız.

Evet, tarihi dizilerin hikâyesini, görüp görmediği yerleri eleştirebiliriz. Fakat dizi, tarihi bir şahsiyeti merkeze alıyorsa tarihi gerçeğin esası üzerinde yürümek gerekir. Mesela 50 yıl sonra alınan bir kaleyi/şehri o arkadaşa fethettirmemeniz gerekir. Hadi buna da "tamam" diyelim ama buradaki sorun tarihi dizilerden öğrenme düşüncesidir.

İşte bu noktada "seyrederek öğrenen toplum" devreye giriyor. Millet olarak kitap ile ünsiyetimiz zayıf. Konu "politik" değil "sosyolojik" bir meseledir. "Darbeler, ara dönemler kitap okuma alışkanlığımızın gelişmesine engel oldu" iddiasına sığınanlar veya "Osmanlı, halkımızı cahil bıraktı" tesellisi ile kendini avutanlar Avrupa tarihini okumalı.

Bir zamanlar Avrupa'da, okumak ve yazmak bugünkü kadar kolay değildi. İspanyol Engizisyonu'ndan kağnılarla kaçırılan notların Engizisyonun uzanamadığı ülkelerde basılıp yine kağnılarla dağıtıldığı bir Avrupa da vardı.

Bizim bu kadar meşakkate katlanmamıza gerek yok. Elimizi raflara uzatmamız kâfi...

Muhakkak ki temaşa sanatları da önemlidir, dizi seyredebiliriz, sinemayı atlamamalıyız ve her Türk ömründe birkaç kez (!) tiyatroya gitmelidir. Temaşa ederek de bir şeyler öğrenebiliriz ama bunların hiçbiri temel öğrenim mekanizmaları değil.

Okuyarak öğrenmek meşakkatli bir süreç tabii. Seyretmek daha kolay, zahmetsiz bilgi (?) sunumu da var. Görüldüğü üzere toplumsal alışkanlıklarımıza müsait bir öğrenme şekli.

Ama seyrederek öğrenen bir toplum yapısı ile medeniyetimizi ilerletmemiz mümkün değil...

Okuma, kitap deyince aklıma hep Cemil Meriç gelir. Okumak uğruna gözlerini kaybeden bir adam. İleri derece bozuk gözleri ile kitap okumak için sandalyesini masanın üzerine koyarak ampule yaklaşan bir tefekkür adamıydı Cemil Meriç. Körlük sonrası okuma ihtiyacını gönüllü asistanları ile gideren bir adam.

Okumanın en güzel tarifinin Meriç'ten gelmesi şaşırtıcı değil: "Okumak, iki ruh arasında aşikane bir mülakattır..."

Biraz zor olacak belki, ama başarmamız mümkün. İlk adım okumanın gerekliliğine inanarak atılabilir ki biz "tavsiye" değil "emreden" bir inancın mensubuyuz.

Peki problem nerede?

Sonrasında..."İlk emir Oku!" diyerek başlar büyüklerimiz ama çoklukla seyretmemizi salık verirler.

Bence "okumaya devam et ve anlamaya çalış" ile devam etmeli cümle. O zaman ekonomimiz, politikamız, tarihimiz, ideolojimiz veya sosyal hayatımız daha anlaşılır bir hal almaya başlar.

Biraz da böyle denemeye ne dersiniz?