Şeytanla anlaşmayın…

A+A-
Adnan İSLAMOĞULLARI

Cemil Meriç'te politika için "şeytanla anlaşma imzalamak" tanımını okuduğumda henüz çok gençtim, pek mübâlaalı bulmuştum tanımı, yazarı da zaten fikirlerini bazen "mübâlaalı ve cerbezeli bir uslûpla yazıyor" diye içten içe tenkit ediyordum o gençlikle.

Sarsıcıydı.

"Neden öyle olsun ki!" diye düşünmüştüm.

Nihâyetinde demokrasinin vazgeçilmez bir unsuruydu siyâsî partiler ve varlık sebepleri ülkenin hizmeti değil miydi?

Hepsinin hedefi (en azından teorik olarak) iktidara gelmek ve plan programlarını uygulamaya geçirmekti, vâr olduklarına göre bu planlarına/programlarına ve dahi kadrolarına da güveniyorlardı.

Bunun "Neresi şeytanla anlaşma imzalamaktı?"

Gençlik, var gücüyle, enerjisiyle, zekâsıyla, kabiliyetleriyle, yorulmak bilmeyen gayretiyle ve belki hepsinden önemlisi de 'idealizmiyle' bu iktidar değirmenine su taşımakla mükellefti, gençliğe bu mükellefiyet hissi ve gayreti yüklenirdi, kendisini öyle hissederdi.

Yukarıdaki rüzgârların ne kadar sert  ve ne kadar acımasız estiğinden habersiz olarak durmaksızın çalışır, üretir, yukarının hizmetine sunardı, surda gedik açıp açamadığına bakmaksızın.

Yukarıdakiler onların gözünde hepsi 'dâvâ adamı'ydı. Yanlarına yaklaşamadıkları o 'dâvâ adam'ları, uzaktan dev gibi görünürlerdi onlara.

Ateşten gömleği giyen gençler ne çalışmaktan korkarlardı, ne ölümden, ne pusudan, ne açlıktan, ne uykusuzluktan. Uykusuz kalırlar, çalışırlar, pusulara düşerler ve ölürlerdi.

Bedel ödemeye gelince en büyük bedeli de en sessiz şekilde öderlerdi. Dayaksa dayak, işkenceyse işkence, sehpaysa sehpa, idamsa idam. Bu yüzden cezâevi koğuşlarında bir küçük paket reçel için tartışan 'dâvâ adam'larını görünce çok şaşırdılar, onların bâzılarını ilk kez bu kadar yakından görüyorlardı çünkü. Yakından ne kadar da küçülüyorlardı!

 Siyâset, yani politika başka bir şeydi, hem de bambaşka…

Şeytanın ta kendisiydi bu politika denen şey. Ne arkadaşlık bırakıyordu ortada, ne dâvâ, ne de ideal!..

Politikanın merdivenleri, bir taraftan tırmanan ve diğer taraftan hızla aşağıya atılan insanlarla doluydu ve tırmananların çoğunu, aşağıya atılanların ise hemen hepsini tanıyorlardı. Tırmananlar arasında ilk kez gördükleri, elini bırakın taşı altına koymak cebinden çıkarmayanlardı çoğu. Aşağıya atılanlar ise hep arkadaşlarıydı. Tek tük tırmanabilen arkadaşlarının hâli ise aşağıya atılanlardan daha kötüydü, 'sarışın çocuk' oluyorlardı bir kısmı, bir kısmının ise mahrem görüntüleri televizyonlarda yayınlanıyordu.

Politika denen yolun zemini çok kaygandı, ayakta durabilmek için âdeta bir balerin ya da dansöz kadar kıvrak olmanız gerekiyordu. Yüzü kavruk çocukların bu denli kıvrak olmaları ve bir balerin ya da dansöz gibi kıvırmaları ise mümkün değildi

Politikanın gıdâsı hırs ve ihtirastı. Kadîm hükmetme gelenekleri hırs ve ihtiras ile birleşince ortaya neredeyse bir canavar çıkıyordu; kendi evlâtlarını yiyen, kendi arkadaşlarını yiyen doymaz bir iştihâ çıkıyordu ortaya.

Hayatını inandıklarına hizmetle tüketmiş ve böyle de tüketmek isteyenlerin bununla baş etmesi imkânsızdı, buna uygun donanımları yoktu zaten.

Kadîm hükmetme gelenekleriyle hırs ve ihtiras bileşiminden ortaya çıkan karakter, kendisinden olmayana tahammül edemiyor, yapının içinde barındırmıyor sürekli dışarıya atıyordu. Bu canlı türü için en ideal karakter, türlü türlü zaafı olan, yalamayı iyi bilen, itiraz etmeyen, kabültü heptü diyen, liderin ve yönetici takımının def-i hacetinde boncuk, yediği haltlarda hikmet arayan, hatta aramayan, hemen buluveren bir karakterdi. Bu karakter, ya hazır ellerine geliyor ya da içinde bu potansiyeli taşıyanlar hemen tespit ediliyor ve devşiriliyordu, bu hususta sıkıntı çektikleri söylenemezdi.

Her şeye rağmen "iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak" adına politikanın içinde kalarak mücadele edenler de vardı. Onların sıfatları ise en iyi tabirle muhalif oluyordu. Muhalif, birilerinin/ dış mihrakların adamı, provokatörler, birilerinin oyunlarına gelenler ve nihayetinde hain oluveriyorlardı. Hainlerin yeri de zaten malûm, evin dışarısıydı.

Evin dışına atılanlar:

"Çirkin ördek yavruları".

Lider ve ona benzeyen/benzetilen yönetici takımı ile gassalın elindeki meyyit gibi tâbi olan müridân ve şeyh arasında bir fark yok aslında, sorgusuz sualsiz bir teslimiyet ve bu teslimiyetin oluşturduğu kast, çarkın işleyişini belirliyor her iki yapıda da. Maraza çıkaranlar, yani itiraz edenler, soru soranlar, hayır diyebilenler, neden evet dediniz diyenler, madalyonun bir yüzü daha olduğunu hatırlatanlar hep o çark tarafından evin dışına atılıyordu.

Lider "Bu ev benim" diyor. Ve ardından alkışlarla "eveeet, bu ev siziiin" diye bağırıyor yönetici kalabalık. Aslında kendisi o ânda o evin içinde olduğu için bağırıyor "evet o ev sizin" diye, kendisinin yönetici olarak geçici ve tek kullanımlık olduğunu anlayana kadar, listelerde isimlerini göremeyene kadar.

Bu durumda "al evini başına çal" ya da "hayır o ev hepimizin, o evde binlerce insanın emeği, teri, istikbâli ve kanı var, o ev senin değil" demekten ve patinaj yapmaktan başka alternatif kalmıyor.

İyinin ve iyiliğin kazanamadığı bir cenk alanı: Politika. (aslında hayat böyle bir şey gâliba)

İyileri ya kendi içinde kötüleştiriyor ya da evin dışına atıyor 'çirkin ördek yavrusu'olarak.

Haksızlıklar karşısında dillerini yutanlar, haksızlıklara karşı konuşanlara kullanıyorlar dillerini, "aman etmeyin, zamanı değil, her şeyin bir zamanı var, başkalarının ekmeğine yağ sürüyorsunuz, düşmanı sevindiriyorsunuz, bunun yolu bu değil, gelin içeride konuşun(sanki içeride konuşturuluyormuş gibi), kol kırılır yen içinde, geleneklerimize aykırı" diyorlar.

Gelenek gelenek diyerek dillerine vird ettikleri şey de; ne idüğü belirsiz bir oyun hamuru gibi, herkesin zihninde başka şekil alıyor, bir totem, bir ilkel tanrı objesi gibi kutsal ama ahlâksızlıkla ve ahlâksızlarla zedelenmiyor.

Gelenek.. gelenek diye dillere pelesenk edilen kavramın hangi değerler skalası üzerinden yükseldiğine, tarih içinde oluşturduğu referanslara ve birikimine bakan yok. Bu değerlerin hâk ile yeksân edilmesine aldıran yok. Bu değerlerin yok sayılmasından endişe eden yok. Bu değerlerin mizah malzemesi haline getirilmesine aldıran yok. Gelenek diye konuştukları ve yazdıklarının muhtevâsı ise ancak 'mükellefiyetler bahsi'nde değerlendirilebilecek kadar ucuz ve pespâye…

Fakat, zülf-ü yâre ve kadîm hükmetme geleneklerine dokunulduğunda, gelenek üzerine kaşı gözü yarık da olsa üç beş kelime edemeyecek olan câhiller gürûhur feverân ediyor yalnızca: 'aman geleneklerimiz zevâl görmesin".

Severler(!) böyle geleneği…

Bütün bunlara "dur" diyecek olan var mı?

Varsa çıksın ve "bütün bunlara dur diyeceğim, artık ölçümüz lidere sâdâkat değil, liyâkat" desin…

 

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları