Şiir, mûsiki ve resim...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Siir, mûsikî ve resim... Bunların her üçü de güzel sanatların bir dalıdır. Yani insanlık yüzyıllardan beri duygu ve düşüncelerini daha güzel ve daha etkileyici bir şekilde ifade edebilmek için “şiir, mûsikî ve resim”e başvurma ihtiyacı duymuştur. Peki, bunlardan hangisi daha etkileyicidir? Diğer bir ifade ile bunların hangisi gözümüzde ve gönlümüzde daha büyük bir güzellik hissi uyandırır?
İsterseniz bu soruya önce bugünkü gözlemlerimiz doğrultusunda cevap arayalım. Müzayedelerde zaman zaman tabloların milyon dolarlara satıldığına sanırım sizler de şahit olmuşsunuzdur. Ama bir şiir kitabının yahut bir mûsikî mecmuasının böyle astronomik fiyatlarla alınıp satıldığına ben şahsen hiç rastlamadım. Acaba bu tespitten hareketle “resim”in olduğu yerde “şiir ve mûsikî” nin esâmisi okunmaz gibi bir sonuç çıkarmak doğru olur mu?
Görüntü biraz öyle olsa da, güzellik nokta-i nazarından böyle bir hükmün doğru olmayacağı kanaatindeyim. Bence insan ruhunda güzellik duygusu (bedîî zevk) uyandırma bakımından şiir (söz) her zaman önde gelir. 14. yüzyıl şairlerimizden Şeyhoğlu Mustafa’nın (ö. 1401 ?) “Hurşidnâme” adlı mesnevisini incelerken bu düşüncem biraz daha pekişti.
Bugünkü anlamda bir aşk romanı olan “Hurşidnâme”nin konusu -özetle- şöyledir: İran Şahı Siyavuş’un -oğlan beklerken- bir kızı olur. Müneccimler bu kızın ileride tahtı sarsacak hadiselere sebep olacağını söylerler. Siyavuş korkuya kapılarak karısına kızı (Hurşid) öldürmesini söyler. Ancak anne yüreği buna razı olmaz. Kızı gizlice başka bir kaleye gönderir. Hurşid orada bir erkek gibi yetiştirilir. Daha sonra kızın yaşadığını duyan baba, dört muhafız ve bir bölük askerle kaleye gelir. Muhafızlardan ikisini Hurşid’i öldürmeleri için içeri gönderir. Muhafızlar kızın güzelliği karşısında bayılıp düşerler. Şah öbür iki muhafızı yollar. Onlar da bayılırlar. Sonunda Siyavuş kendisi girer kızının odasına. Hurşid’in güzelliği karşısında o da dona kalır, onu öldürmeye eli varmaz ve saraya alır.
Bilahare, bayılıp düşen muhafızlardan biri (Âzad) Hurşid! Hurşid! diyerek şiirler okur. Başından geçenleri Mağrip sultanının oğlu Ferahşad’a anlatır. Ferahşad, bu anlatılanlarla Hurşid’e âşık olur.
Muhafızlardan bir diğeri türküler söyleyerek (mûsikî) Hurşid’e olan aşkını dile getirir. Boğa Han bu türküler vasıtasıyla Hurşid’e âşık olur.
Muhafızlardan Kâfûr da Hurşid’in resmini yapmış onunla mütesellî olmaktadır. Mısır Sultanı Behrâm da bu resme bakarak Hurşid’e âşık olur.
Büyük savaşlardan sonra, resim ve mûsikî yoluyla âşık olanlar (Boğa Han ve Behram) Hurşid’e kavuşamazlar. Âzad’ın söylediği şiirlerle âşık olan Mağrip Sultanı’nın oğlu Ferahşad ise vuslata erer. (Bkz. Hurşidnâme, TDEA c. 4, s. 269-271.)
Hikâyeden de anlaşılacağı üzere, resim de mûsikî de insan gönlünde güzellik duygusu uyandıran güzel sanatlardandır. Lakin şiirin gönülde uyandırdığı güzellikle hiçbir zaman mukayese edilemez. Bu düşüncemize; oğlu Kâbil’in, kardeşi Hâbil’i öldürmesi üzerine çok üzülen Hz. Âdem’in de duygularını şiirle ifade etmiş olduğunu eklersek sanırım şiirin güzel sanatlar içindeki yeri daha iyi anlaşılmış olacaktır...
Son söz şairin:
“Şiir bir gözyaşıdır; yumuşatır taş gönülleri//Kaldırır gözden perdeyi, siler kulaktaki pası//Işıyıp söz güneşi, yeşerince hayat bahçesi//Gözler en güzeli görür, kulaklar duyar hoş sesi.” (Li-müellifihî)

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları