Silivri rüzgarı ters yüz etti

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Şüpheliler ve sanıklar ilk günlerdeki gibi iki büklüm, yüzünü saklayarak geçmiyor gazeteci ordusunun arasından. Ergenekon’da gözaltına alınmak utanç değil, iftihar vesilesi haline geldi ve kamuoyunun gözünde dava düştü

Türk ordusunun 102 subayı hakkında, “yakalama kararı çıkarıldığını” öğrendiğimde, Ege’de sakin bir denizin karşısında dolunayı bekliyordum. 30 yıl sonra tekrar “Kabusname”yi okuyordum. Yani Kuhistan Sultanı’nın 1000 yıl önce prenslere, devlet erkânına tavsiyelerini.
İşte o an gözümün önüne ne geldi biliyor musunuz?
O sabah. Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in evlerinden alınıp Hamzakoy’a götürüldüğü sabah. Zincirbozanlar geldi. Tek parti dönemlerinin “toplu tevkifatları”, 27 Mayıs’ın “Yüz bilmemkaçlar olayı”, toplu sürgünleri geldi.
H H H
Ne yazık ki Ergenekon’da yapılan bazı hoyratlıklar, artık bizlerde yakın tarihin siyasetindeki “en olağanüstü halleri” çağrıştırmaya başladı. Bir darbenin hesabı, darbe yöntemleriyle soruluyorsa, o ülkeye intikam tohumları da ekilmeye başlanmış demektir. Aldığınız her intikam, bir başka intikamın tohumlarını bu toplumun zaten mümbit tarlalarına ekiyor. Artık aklı başında, düzgün AK Partililer de bu gerçeği görmeye başladılar. Onlar da Ergenekon’un giderek “Adalet arama” gerekçesinden “İntikam alma” bahanesine dönüştüğünün farkındalar. Ergenekon davası, askeri darbelerin “hoyrat yöntemlerine” doğru hıza akıyor.

* * *

Bir de şu tersliğe bakın. “Kaçacak” diye yakalama emri çıkarılan adam, hababam içeri giriyor çıkıyor ama bir türlü kaçmıyor. Bavulu hazır bekliyor. Biliyor ki, arkasındaki kamuoyu her gün biraz daha büyüyor. Rüzgârı almış, göğsünü gere gere teslim oluyor. İlk başlardaki gibi, gazeteci ordusunun arasından iki büklüm, yüzünü saklayarak geçmiyor. Öyle şeyler yapılmış ki, artık Ergenekon’da gözaltına alınmak utanç değil, iftihar vesilesi haline gelmiş. Kamuoyu gözünde dava düşmüş, Silivri’de moraller tavan yapıyor.
Referandum kampanyasının başladığı gün, Türk ordusunun 102 subayına “yakalama emri” çıkarılmasının arkasından sırıtan niyet görünmüyor mu sanıyorsunuz?
O kadar belli ki, bir “harp oyunu”nu yargılamak için başka bir “harp oyunu” düzenlenmiş.

* * *


Peki öyleyse ne yapılacak?
Kabusname’yi açıyorum.
Ne yapılması gerektiği orada açıkça yazılıyor:
“Sabır...”
“Sabır ikinci akıldır...” 
* Ertuğrul Özkök / Hürriyet


++++++

Açılım bakanlığının ‘Kak Mesut’ elçiliği!..
Aynen öyle.
Kuzey Irak’a “şantiye”den bozma elçilik açılmış, elçi “Kuzey Irak Başbakanı”ndan açılım bakanına mesaj taşımaya başlamış ve biz bunu bir gazetenin magazin ekinden öğreniyoruz! Tesadüfen!
Sabah’ın Günaydın ekinde Yüksel Aytuğ imzalı yazı şöyle:
“Cuma saat 12.45... Cep telefonum çaldı. Tanımadığım bir numaraydı. Ama ses çok tanıdıktı: ”Sayın Bakanım’la görüşecektim“ dedi. Telefonun ucundaki İbrahim Tatlıses’ti. Belli ki numaraları karıştırmıştı. ”Bu vesileyle bile olsa sesinizi duymak ne güzel sayın Tatlıses?“ dedim gülerek, ”Ne yapacaktınız bakalım Bakan’la?“ Sevgili Tatlıses, nezaket gösterip, beni yanıtsız bırakmamak için ayrıntılara girdi: ”Dün Kuzey Irak Başbakanı ile beraberdim. Önemli mesajları vardı, onları iletecektim bakanıma...“
Düşünsenize; meğer İbo, Türk Hükümeti ile Kuzey Irak yönetimi arasında gayriresmi bir köprü vazifesi görüyormuş. Ağır işleyen devlet bürokrasisi, İbo sayesinde by-pass ediliyormuş filan...”


++++++

Mümtaz’erler ordusuna doğru
Artık, “tutuklama” kararlarına da, “salıverilme” kararlarına da, hatta sağlık nedeni ile hastaneye kaldırılmalara da toplum “bir taraf”ın “öbür taraf”a attığı gol olarak bakıyor.

* * *


Artık iman ettim ki, Balyoz 2003-2004 dönemine dek TSK’da var olan darbeci/AKP karşıtı komutanların arasında halen emekli olmayanlarının tasfiye edilmesi mücadelesidir. Tutuklu komutanlar bu seneki YAŞ Toplantısı’nda terfi edemeyecekler ve uzun yıllara dayanan terfi planlaması altüst olacaktır. Bu arada 102 sanığın avukatları birkaç gün içinde bir başka mahkemeden bilmem kaçıncı defa salıverilme kararı çıkartabilirlerse tasfiye operasyonuna bir nebze engel olabilirler. Ancak, bu arada general ve diğer muvazzaflar o kadar yıpranmış olacaklar ki, kritik görevlere getirilmeleri zorlaşacak, terfiler ancak TSK’nın siyasi erke ve hatta toplumun belirli bir kesimine diretmesi sonucunda mümkün olacaktır. Siyasi bir irade, TSK’da insan kaynağı planlamasına hukuk üzerinden müdahale ederek, ağustos sonunda Genelkurmay Başkanı olacak Org. Işık Koşaner’in beraber çalışmak istediği kadrolar şimdiden ağır yara almıştır.  Koşaner istediği kadrolarla çalışmakta çok zorlanacaktır.

* * *


Hukuk bir gün bana da lazım olabilir ve o gün ben de birkaç kurunun yanında gariban bir yaş olabilirim! 102 kişinin bir araya gelip Fatih Camii’ni, kalkışmaya zemin hazırlamak amacıyla, yakmayı planladıkları iddiasını aklım almıyor, eğer iddia doğruysa, değil bu kişileri cezalandırmak, TSK gerçekten feshedilsin, yerine Mümtaz’er Türköne’nin tasavvur ettiği yeni ordu kurulsun! Ama iddia yalansa, Mümtaz’erler de gereğini yapsınlar!
* Cüneyt Ülsever / Hürriyet


++++++

Paşanın görevi, kaçanları yakalamaktı...
Ama “kaçacak” diyerek paşayı yakaladılar...
Ya kaçanlar?..
PKK’lı teröristler sınır kapısında davulzurna ile karşılandıkları gibi, geçen hafta aynı kapıdan hayır dualarla ve törenle dağa uğurlandılar...
* Bekir Coşkun / Habertürk

++++++


Nicolas, ya şehzade olsaydı...
Patricia... Cene Viere... Sutton... Nicolas... Athena...
Hayır, bunlar yeni yetme sinema
yıldızları değil. Bu kişiler Osmanlı hanedanının varisleri. Prensler, prensesler. Şansları yaver gitse başımıza padişah olacaklardı.
Şansları yaver gitmedi, şimdi dünyanın farklı köşelerinde anılarıyla yaşıyor ve yeni prens ve prensesler üretiyorlar.
Allah düşürmesin, zordur düşmek!
Fakat Osmanoğulları’na bakıp fazlaca üzülmenin de gereği yok sanırım. 1600-1700 gibi dönemlerde prens veya prenses olsalar çok daha berbat durumlarla karşılaşacaklardı. Şehzadeler ya küçük yaşta öldürülecek, ya da penceresi bile olmayan kafes gibi bir odada hapsedilecekti. Eğer gene şansları yaver gider de padişah olursalar bu kez de suikasta kurban gitme korkusundan geceleri uyku tutmayacak, hekimbaşının verdiği kuvvet macunları da hiçbir işe yaramayacaktı.
Osmanlı’nın bir ilginç özelliği, padişah analarının çok farklı ırk ve dinden gelmeleriydi. O eğilim hâlâ sürüyor olmalı ki, Osmanlı prens ve prenseslerinin hâlâ Nicolas, Athena... gibi adlarla anıldığını görüyoruz.
Osmanlı kendisine bu adları uygun görürken yeni neo-Osmanlıcıların çocuklarına Meymune, Teslime gibi adlar verdiğini görüyoruz.

* * *


Osmanlı, yürütme erkinin tartışmasız üstünlüğüne dayanan bir yönetim biçimiydi. Padişah’ın iradesine direnmek ancak çok ender durumlarda (din adamlarının ve bürokratların ittifakı halinde) mümkün olurdu ve uzun vadede kazanan hep padişah olurdu. Şeyhülislam’a ceza verilemeyeceği iddia edilse bile, Osmanlı’da şeyhül İslamlar da idam edilebilmiştir. Sadrazamların dörtte birinin yaşamı padişahın emriyle sona erdi. (Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu ipe götüren gerçekten ordu muydu, yoksa Osmanlı’dan devraldığımız gelenek mi, sorgulamak gerekir) Cellat, saltanatın iradesini yürüten ve temsil edilen kişiydi. Hele padişahın ’siyaseten katl’ denen bir yetkisi var ki evlere şenlik! Bu uygulamaya bir göre, padişah, bir kişinin idamını (hiçbir gerekçe göstermeden ve savunması alınmadan) isteyebilirdi. İtirazsız, temyizsiz, savunmasız, suçlamasız bir ’adalet’ anlayışı.
Çocuklarına hiç duyulmadık Arapça adlar koyarak ’Osmanlılıklarını’ kanıtlamaya çalışanlara denecek bir çift lâf şu olmalı: Türk Devrimi, sadece ülkeyi Osmanlı saltanatından kurtarmakla kalmadı, Osmanlı’yı da kedisinden kurtardı.
Sorun bakalım Sutton’a, Patricia’ya, Athena’ya... Osmanlı döneminde prens veya prenses olmak isterler miydi?
* Türker Alkan / Radikal

++++++


AKP’nin akıl hocası televizyona çıkıp, “Apo paşa olsun” diyor, siz hâlâ “Generallerin tutuklanması normal mi?” diye soruyorsunuz...
* Yılmaz Özdil / Hürriyet


++++++

Efendiler öpsün... Elinizi!
Sekiz yıl öncesine kadar ortalıkta görünmeyen Osmanlı Hanedanı’nın yıldızı, AKP iktidarı döneminde yeniden parladı.
Daha geçenlerde Başbakan ve bazı bakanlar, onlardan birinin cenazesini taşıdı.
Dün de gazetelerden okuduk ki, Mısır’da doğan Selaheddin Osmanoğlu’nun 70’inci yaş günü bir partiyle kutlanmış.
Selaheddin Osmanoğlu da, partiye katılanlara, “Bana Osman Bey değil, Osman Efendi diye hitap edin”  demiş...
Türk geleneklerine göre bir aileden cenaze kalkmışsa, en az 40 gün süreyle yas tutulur!
Belli ki; hanedan üyelerinin böyle bir gelenekten haberleri bile yok...
Ve ikinci itirazım:
Herhalde bu zat, 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu’ndan habersiz!
Çünkü; bu düzenlemeye göre Türkiye’de  “hacı, hafız, molla, ağa, efendi ve paşa” gibi unvanların kullanılması yasak!
Belli ki Selaheddin Osmanoğlu, cumhuriyet yasalarını çok da umursamıyor...
İyi de; bu ülkenin hâlâ “Türkiye Cumhuriyeti” olduğunu kendisine hatırlatacak bir “cumhuriyet savcısı” da mı yok?
* Mustafa Mutlu / Vatan

++++++


Sıra Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de
Zaman Gazetesi yazarı Profesör Mümtazer Türköne “Ordunun fesat yuvası haline geldiğini ve artık yeni bir ordu kurulması gerektiğini” yazdığında açıkçası bunu bir “şaka” gibi değerlendirmiştim.(...) Türköne’nin tanımındaki gibi “fesat yuvası haline gelen ordu” ortadan kaldırılmıyor ama, iktidarı rahatsız eden tüm unsurlar yok ediliyor. Başbakan’ın, “demokratik açılım” derken bir anda “terörü bahane ederek” yeni kurulacak bir ordudan söz etmesi de bu tasfiye hareketine bir başka anlam katıyor. Kısacası 1826’dan sonra ikinci bir “Vaka-i Hayriye” olayı yaşıyor gibiyiz. Sorun “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” kurulacak mı kurulmayacak mı?
* Can Ataklı / Vatan


++++++


MİNİ YORUM
Rutubet kokulu propaganda

Yandaş medya stratejisinde bir türlü anlamadığım şey, bu ülkücü kod adlılar, kitle adına karar bildirecek “temsil” gücüne sahiplerse ve “ülkücü”den siyasal aidiyet kast ediliyorsa MHP’nin, yok ideolojik aidiyet kast ediliyorsa Ülkü Ocakları’nın tavanında, tabanında, herhangi bir yerinde “var” olmaları gerekmez mi? Tut bir MHP milletvekiline “evet” dedirt bas manşeti gazetecilik olsun da, kesif bir rutubet kokusundan başka iz bırakmayan, artık “yeşermiş” anılarla oy avına çıkmak pek nafile bir çaba...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş