Silivri’de bayram...

A+A-
Yavuz Selim DEMİRAĞ

Şeker tadında bayram yazısını özledim. Ancak bayramlar bayram olmadığı için kimse benden bayram yazısı beklemesin. Günün birinde herkese lazım olacak hukuku yazacağım yine. Bir tarafta adaleti tecelli ettirmek için çaba sarf ederken görevden alınan ve “limon satmayı” tercih eden namuslu savcılar var. Diğer tarafta binlerce sayfayı okumadan iddianameye koyanlar... Ve engizisyon mahkemelerinde olduğu gibi suçsuz olduğunu ispata zorlanan insanlar... Kaldı ki suçsuzlukları kanıtlandığı halde tıpkı “Sizi buraya tıkanlar böyle istiyor” diyen Hakim Salim Başol gibi tutukluluğu infaza dönüştüren mahkemeler var.
Guantanamo üssüne dönüşen Silivri ile ilgili bu sütunlarda bıkıp usanmadan onlarca yazı kaleme aldım. Dünyanın en büyük laboratuvarı olan Silivri’de sadece hukuk bilimi değil, sosyolojiden, psikolojiye, tıptan siyaset bilimine kadar insan hayatında ne varsa hepsi mevcuttur. Bir kez daha iddia ediyorum; Silivri’de staj yapmayan, en az 15 gün gözlem yapmayan öğrencinin mezun olup diploma alması mümkün değildir. Yüksek lisans, doktora tezleri için Silivri’den başka mekan da tanımıyorum. Hukuksuzluğun insan manzaraları haline dönüştüğü bu yer ile ilgili tarih çok acımasız hükümler verecek. Biz görecek miyiz bilmiyorum. Doğrusu yakın zamanlar için iyimser değilim. Ama Silivri’deki hukuk katliamlarının günün birinde hukukçular tarafından hesabının görüleceğine inanıyorum. Bütün olumsuz koşullara rağmen vicdanını pazarlamaktansa “limon satmayı tercih eden” hukukçuların varlığı inancımı tazeliyor, heyecanımı artırıyor.
Silivri laboratuvarına bir gün bile uğramak sıradan bir yazara aylarca kullanabileceği malzeme biriktirmesini sağlar. Bana göre orada yargılananların her birinin öyküleri film olur, roman olur... Dramlarıyla ciltler dolusu kitaplar yazılır. Ama bir yazarın ömrü bütün bunları yazmaya yetmez. Kendi adıma denizde damla misali tanık olduklarımı yazmaya gayret ediyorum. Topal karınca örneğinde olduğu gibi sonuna varamasam da vicdanen müsterih olmaya gayret ediyorum. En önemlisi tarihe tanıklık ederken “tam o sırada tuvaletteydim” gibi bir bahaneye sığınmayacağım. Sitem dolu sözleri fazla uzatmadan Silivri’deki manzaralara dönelim. Balyoz adı verilen davada asıl balyozun kimin kafasına ineceği tartışılırken, asıl darbeyi hukukun yediğine tanık oldum. İddianame açıklandığında Çetin Doğan’ın kızı ve damadı olağanüstü bir çalışma ile kitap haline getirdikleri eserle polis-savcı işbirliği ile ortaya konanların tamamını çürütmüşlerdi. Sedat Ergin tam bir ay boyunca Hürriyet’teki köşesini bu konuya ayırmış; toplumu bilgilendirme görevini yerine getirmeye çalışmıştı. Oysa Ergin, Silivri’ye hiç gitmedi. Birkaç kez uğramış olsa, tutuklu diğer zanlıların savunmalarına şöyle bir göz gezdirse pehlivan tefrikaları çıkarabilirdi. Rahmetli dedem Kamberli Osman Ağa, Türk-İslam tarihini çok iyi bildiği gibi pehlivan tefrikalarını yaşamışçasına anlatırdı. Benim böyle bir iddiam ve niyetim yok. Bugün derslerine çok iyi çalışmış, iddia makamının delil diye öne sürdüğü belgelerin ne denli özensiz hazırlandığını, sahteciliğin boyutlarını bilimsel yöntemlerle ortaya koyan ve savunmalarını yapan jandarma subayları ile kurmay subayların duruşmada anlattıklarını paylaşmak istiyorum. J.Kur.Alb.Ali Demir, darbe planının 2002’de yapılmasına rağmen iddianamedeki belgelerde 2006’da değiştirilmiş sokak ve cadde isimlerini öylesine titiz bir araştırma ile kanıtladı ki ne iddianamenin sahibi savcı ne de mahkeme heyetindeki hakimler bir soru dahi yöneltmediler. Kahraman Dikmen’den sonra Yusuf Kelleci, Başbakan Erdoğan’ın “Olmayan bir şeyin ispatı olmaz” sözünü hatırlattı. Omuriliğine saplanan mermi çekirdeğinin altı ay sonra fark edilişini, raporlu olduğu halde bölük komutanı ve 12 erin şehid olduğu birliğinde iznini geçirdiğini söyledi. Kadir gecesinde hayırlı karar beklediğini ifade ederken, kendilerine iftira atanlara uzun ömürler diledi. “Uzun ömürlü olsunlar ki sevdiklerinin 40 mevlidini okutsunlar” sözlerindeki derin aha herkes “amin” dedi.
Ne emniyette, ne savcılıkta ne de mahkemede ifadesi alınmadığı halde yedi aydır tutuklu bulunan Hüseyin Topuz, 2002-2003 yıllarında yapıldığı iddia edilen listedeki vakıf, dernek, kurslarından 60 tanesinden 28’inin mevcut olmadığını ortaya koydu. Fatih Camii’nin yerini dahi bilmediğini, ömründe İstanbul’u hiç görmemiş arkadaşıyla burada nasıl keşif yapabileceğini heyete sordu. “Belgelerde eylem tarihi 28 Şubat 2002 ama keşif tarihi Mart 2003... Yani önce eylem sonra keşif” deyince salonda kahkaha koptu. Fatih Camii’ne güvenlik kameraları 2005’de konulmuş. Ama iddia makamı 2002 diyor. “TSK’yı yıpratma gayretleri ilk defa 2007’de gündeme geldi. Ama 2002 belgelerinde yıpratma gayretleri yazılıyor. 2003’te cep telefonu düzenekli bomba yapılıyor. Oysa ilk kez 2004’de kullanılmıştır. Emniyetli cep telefonu ik kez 2008’de kullanıma başladı. Ama 2002 planında yazıyor” gibi onlarca sahteciliği ortaya koyan Hüseyin Topuz da kendilerine iftira atanların bu vebali yedi cedleriyle ödeyeceklerini vurguladı.
Bayram boyunca Hüseyin Çobanoğlu, Murat Özçelik, Erdinç Atik’in savunmalarından notlar yazacağım. Bir de üniforması ile vedalaşan Kur.Alb.Mustafa Önsel’in “Suçluyorum” başlıklı manifestosunu... Yörük Ali Paşa’yı da unutmayacağız
elbette.
Bayramların bayram olması dileğiyle, bayramınız mübarek olsun...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları