Sivas’ın intikamı mı?

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

“Eski devlet” dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni yenmekten söz eden II. Cumhuriyetçi Mehmet Altan,
mandacıların, Sivas Kongresi’nin intikamını Brüksel veya Washington’da alabileceğini mi düşünüyor?


Mehmet Altan Ümraniye Davası’nın 100. duruşması ’onuruna’ yazdığı yazıda ’yeni devletin eski devleti yeneceği’ne inandığını bildirdi. Bu ’devletler’ kargaşasının içinden çıkmaya çalışmadan önce, Altan’ın bu kanıya nasıl vardığını anlayalım. İşte delil dosyasından çıkanlar:
“İlk duruşmada yaşanan izdihamdan eser kalmaması,  izleyici ve avukat sandalyelerinin neredeyse boşalmış olması...”
“Sayıları yüzlerden onlara düşmüş gazetecilerin, yandaki salondan ’son dakika’ haberi geçme telaşından çok uzak olmaları...”
“Sanıkların koltuklarında öndeki sandalyenin üstüne kapanıp ellerini yastık yaparak uyuklaması...”

 
Aklımıza haraket
“Soruşturmanın çok uzadığı”ndan şikayet etmek yerine, AB sayesinde 100 günde 25 yıllık yargılama yapılmasına sevinmeliymişiz. “Deliller ortada olduğu için” dava nasıl da hızla ilerliyormuş...
İnsanların aklı ve iradesiyle dalga geçenler toplumun zannettikleri kadar kolay lokma olmadığını görmeli. Yukarıdaki yazıyı okuyan biri sormaz mı:
Savunma yapan sanık dışındakilerin avukatlarının salonda olmaması, binlerce sayfalık iddianame üzerinde çalışmak, davanın seyrine bakarak bir takım talepler hazırlamak, yeni iddianameler ve delil klasörlerini incelemek için zamana ihtiyaç duymalarıyla ilgili olmasın sakın? Gazetecilerin ilgilerinin eksilmesi tam iki yıl boyunca “çamur at izi kalsın” stratejisini izleyen yayın organlarının, yargısız infaz ettikleri kişilerin savunmalarına tahammül edememelerinden değil midir? Delil niteliği taşıyıp taşımadıkları hâlâ tartışılan bilgi, belge ve kayıtlar mı yargılamayı hızlandırıyor? Kimi defalarca müebbetle yargılanan sanıkların duruşma salonundaki yorgunluğu insaniyet adına bir çeşit normalleşme sayılamaz mı?


Yasaları farklı
Altan ailesinin II. Cumhuriyetçiler kanadını temsil eden Mehmet Altan dün şöyle yazmış: “Ankara’daki siyasal atalete... Ergenekoncuların hamle etmek için hareketlenmesine rağmen... Yüzüncü duruşma, sürece olan inancımı tazeledi. ’Yeni devlet’ her şeye rağmen ’eski devlete’ galip gelecek... Bunun tersi söz konusu olsa... Bu dava zaten başlayamazdı... ”
Bu ifade biçimi aynı zamanda, “Bu davanın sonu daha en başından belliydi” itirafı değil mi?
Yine bu ifade biçimi ile Önder Aytaç’ın  “Mahkeme ETÖ’nün varlığına inandığı için, ‘iddia olunan’ diyerek kullanacaksınız kararı verdi” iddiası pararlellik arz etmiyor mu?
Altan’ların sapıklığı hoş gören kanadının idaresindeki Taraf’ın dün “Yeni iddianamede yer alması beklenen” belge manşetiyle, savcının takdirini “öngörebilmiş” olması size de tuhaf gelmiyor mu?
Ümraniye Davası, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bağlı 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor. Ve bizim devletimizin mahkemeleri hükmü yargılama bitiminde verirler. Yasalarımıza göre yargılamadan önce infaza geçilmez veya yargılama önceden belirlenen hükmü vermek üzere yapılamaz. Mahkeme salonları çadır tiyatroları değildir.
Demek sizin devletinizde sistem farklı işliyor.


Mozaik İmparatorluğu
Sahi sizin devletinizin adı ne? “Külterlerarası diyalog, medeniyetlerarası ittifak veya kimlikler arası mozaik imparatorluğu” mu? Haritadaki yeri neresi?
Bizimkini Mustafa Kemal kurdu mesela, sizin devletinizin kurucusu kim? Obama mı?
Bu ‘eski devlet’ yeni kurulurken en çok ne tartışılmıştı biliyor musunuz? Bildiğiniz için, aynı yollardan geçip tarihin intikamını almanın peşinde misiniz yoksa?
 Sivas Kongresi’nin 8 Eylül 1919 günü yapılan dördüncü oturumunda İsmail Fazıl Paşa, Bekir Sami ve İsmail Hakkı Bey tarafından verilen ‘Amerikan mandası’ muhtırası tartışma yaratmıştı.Temsilcilerin bir kısmı gaflet, bir kısmı ihanet içinde mandada uzlaşmış, sadece ‘Amerikan mı, İngiliz mi, Fransız mı, İtalyan mandası’nın mı tercih edilmesi gerektiğine karar verememişti.


Mandacılar kürsüde
Kara Vasıf Bey kongrede şu çağrıyı yapıyordu: Manda’nın isminden korkmayalım, isterseniz buna ‘müzaheret’ diyelim.  Beşyüz milyon lira borcumuz var. Bunu ne ile, nasıl ödeyeceğiz? Tamamiyle müstakil yaşamaya, mali vaziyetimiz müsait değildir. Şimdi istiklalimizi kurtarsak bile, olduğumuz yerde sayarak bir adım ilerleyemez ve günün birinde, bizden kuvvetli olanların hükmü altına girmeye, ister istemez mecbur oluruz. İşte bu sebeplerden dolayı, İngiltere’yi kendimize ebedi düşman ve Amerika’yı şerrin ehveni saymalıyız.
Vasıf Bey’in sözleri delegenin “İstanbul‘dan bize mandayı mı hediye getirdiniz” müdahalesiyle kesilmiş olsa da, salonda “her halde  muhtacız” deyip “ehveni şer” daveti yapanların sayısı hiç  az değildi.
Bir kısmı kongreden çıkan  karara uyarak Mustafa Kemal’in yanında milli mücadeleye katılırken, Kongre boyunca Chicago Daily News muhabiri Louis Edgar Browne’a yoldaşlık yapanlar da İngiliz Muhiplerine karşı teşkilatlandırılan ‘Wilsoncular’la birlikte hareket ettiler.


Mustafa Kemal’e karşı
Osmanlı Devleti’nin parçalanması ile ortaya çıkacak bölgelere  ziyarete gönderilen “Türkiye Amerikan Mandaları Hakkında Milletlerarası Komisyon’un Amerikan Şubesi”nin başındaki Charles R. Crane İstanbul’daki bir demecinde görevlerini “Ahalinin arzularını mahallinde tetkik etmek ve bu ahali arasında ahenk meydana getirmek” olarak açıklamıştı.
İçeride mandacılık, dışarıda sömürgecilik hesapları yapılırken  Hikmet Boran gibi Kongre’de “Mustafa Kemal Paşa dahi dayatacak olsa mandacılığı kabul etmeyeceklerini” haykıranlar da vardı:  “Paşam, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler; mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”


Ya istiklal ya ölüm
Nitekim Atatürk de yıllar sonra Nutuk’ta şöyle diyordu: “Ecnebi bir devletin himaye ve sehabetini kabul etmek insanlık evsafından mahrumiyeti, acz ü meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Halbuki Türkün haysiyeti ve izzet-i nefis kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır... Ya istiklal ya ölüm!”
Sivas Lisesi’nde alınan kararlar işte bu ruhu temsil ediyordu.
Buradan boynu bükük ayrılan mandacılar ‘idaresi kendisine bırakılamayacak kadar önemli olan’ yeni devleti pazarlama hayaliyle yaşadılar... Sonra çocukları ve torunları...
Nihayet bir gün iftiraları, reklamını yaptıkları taviz politikaları, kazdıkları kuyular ile devleti yeterince “eskittiklerine” karar verdiler ve “yeni devleti” kurmak üzere ülkenin dört bir yanında “AB” ve “Soros” fonlarını kullanaral “yerel kongreler” yaptılar. Kararlar aldılar ve talimatlar... Haritalar çizdiler. “Ankara”dan bunlara uymalarını istediler. “Eski devletin egemenliğini” tanımayan füme renkli “Başkomutan” larını saygı ve sevgiyle selamladılar...
Bu kadar ince hesap içinde boğulunca  ana fikri yakalayamadılar; eskittiklerine inandıkları yeni devlet “yenilenmek” için kurulmamıştı ki, eskisin... O günün modası mandacılıktı ve o devlet istiklal demişti... Bugünün modası emperyalizm ve aynı devlet bağımsızlık diyor!
Özetle Mehmet Altan, dün gibi bugün de, bu millet kaderinin tayin yetkisini ne Brüksel’e verir, ne Washington’a... Rövanş istiyorsanız işte Sivas da orada, Ankara da, Erzurum da...

 


Cumhuriyetin temelini atan kongre kararları
* Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, ayrılamaz
* Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.
* İstanbul Hükümeti, dışarıdan gelecek bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
* Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmaesastır.
* MANDA VE HİMAYE KABUL OLUNAMAZ.
* Aynı gaye ile milli vicdandan doğan cemiyetler “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir.
* Milletimiz çağdaş gayelerin büyüklüğüne inanır ve teknik, sınai ve iktisadi durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder.


NAFİLE ÇABA
Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi kendini idare kabiliyetinden yoksun olduğunu düşünen kompleksli zihniyet çözüm olarak yine manda ve himaye yolunu gösteriyor. 1919’da  Sivas Mekteb-i Sultanisi’nde yaptıramadıklarını, 2000’li yıllarda Roma’da, Brüksel’de, Washington’da; hatta Ankara’nın göbeğinde yaptırmayı deniyor...


* 29 Ekim 2004 günü egemenliğimizin devri anlaşması imzalandı.

* Obama, milletin iradesini yok saydı.

 

++++++


Hotanto gibiyiz
Başbakan Erdoğan 4 Mayıs 2007’de zamanın Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la Dolmabahçe’de yaptığı görüşmenin içeriği konusunda önce “Benimle ebediyete gider” dedi, sonra  “Büyükanıt açıklarsa ben de açıklarım”  diye konuştu. İki ünlü isim Dolmabahçe’de ne görüşmüş olabilirler?
1) Fenerbahçe’nin durumunu konuştular... İkisi de takımdan memnun değildi... Zico’nun gönderilmesinde  mutabakata vardılar...
2) Büyükanıt’a emeklilik sonrası verilecek zırhlı otomobilin markasını konuştular. En pahalı aracın alınmasında mutabık kaldılar.
3) Hiçbir şey konuşmadılar, tavla oynadılar... Erdoğan, Büyükanıt’a iki mars bir oyun yaptı... Hezimete uğrayan Paşa’nın o gün bugündür ağzını bıçak açmıyor...
Şaka bir yana... Başbakan Erdoğan atv’de “Bu görüşme Türkiye’de asker-siyasi ilişkilerinde bir dönüm noktası olabilir mi?”  sorusu üzerine,  “Olabilir”  dedi...  Bu kadar önemli bir görüşme iki kişi arasında nasıl kalır? Erdoğan ve Büyükanıt’ın yerine geçecek veya geçen kişilerden nasıl saklanır?  Burası Hotanto mu?  
* Melih Aşık / Milliyet


++++++


Kavramlar alt üst oldu
Başbakan dünkü demecinde  “Zahid Bey üstünden partimi vurmaya çalışmak ciddi bir haksızlıktır”  dedikten başka, dava ile AKP’yi ilintili hale getirmenin “namertlik” olacağını iddia etti. Bir Başbakan, hiçbir bürokratını mahkemeye intikal etmiş bir suçlama karşısında savunacağım diye itibarını böyle rehine koymaz! Çünkü bu suçlama imzasız bir ihbar mektubuna veya gizli telefon dinleme kaydına dayanmıyor. Frankfurt mahkemesinin kararına dayanıyor. Oradaki hüküm suçluların itiraflarına dayanıyor.
Akman’ın istifası konusunda Bülent Arınç’la ters düşmeye, Başbakan’ı hangi sebeplerin mecbur ettiği sorusuna cevap ararken üreyecek şüpheler, Erdoğan aksini de söylese Deniz Feneri’ni AKP’nin en önemli meselesi katına yükseltecektir.          
* Güngör Mengi / Vatan


++++++


GÜNÜN SORUSU
Bülent Arınç siyasileri  “şamaroğlanı”na benzetmiş. Nasıl olur? Asıl “tokatlayanlar” onlar değil mi?
* Haldun Ertem


++++++


Onur Ödülü Akman’a...
Bu TBMM’nin kendisine yakışanı yapmasını ve Onur ödülünü Akman’a vermesini rica ediyorum. Aday gösterilmediyse de, seçe seçe bu TBMM’yi seçen vatandaşlar adına, kendimize yakışanı yapıyor ve aday gösteriyorum.
* Yılmaz Özdil / Hürriyet


++++++


MİNİ YORUM
TBMM “komserim”in peşinde
CHP Milletvekili Atilla Kart Başkomser Emrullah Uslu ve Polis Akademisi Öğretim Üyesi Önder Aytaç hakkında, TBMM’ye yeni bir soru önergesi verdi. Kart da, medyanın Taraf olmayan bölümü gibi soruyor:
Haklarında görevden uzaklaştırma dahil idari inceleme ve soruşturma süreçleri ve geçici nitelikteki idari uygulamalar neden uygulanmamaktadır? Bu süreç, bu kişilerin bizzat Emniyet Genel Müdürlüğü ve Hükümet tarafından siyaseten himaye edildikleri anlamına gelmez mi?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları