Siyaset dışı yazı

Özcan YENİÇERİ

Özgürlük ve mutluluk sorununun kökenlerini ilk insana kadar götürmek mümkündür. Kutsal kitaplarda ifade edilen “ya cennet ya haram meyve” çelişkisi karşısında ilk insanın atası  “haram meyve”  yönünde tercihini kullanmıştı. İnsanoğlunun cennet yerine dünyayı tercih etmesi bir anlamda mutluluk yerine özgürlüğü seçmesi anlamına gelmektir. İnsanoğlu kurduğu sistemlerin, rejimlerin, kurumların ve örgütlerin karşısında sürekli olarak bu tercihini düzeltmek zorunda kalmıştır. Sonuçta hilkat karşısında özgürlüğünden taviz vermeyen birey, kendi elinden çıkma sistemler ve rejimler karşısında aynı direnci gösterememiştir. 
Bir kısım düşünürler de “insanların seçme hakkının ellerinden alınarak onların mutlu edilmesi” gerektiğini ileri sürmektedirler. İnsanoğlunun her an seçim yapmak zorunda kalması ve vicdanıyla karşı karşıya gelmesi onu mutsuz etmektedir. Bu yüzden insanların mutlu bir dünya kurabilmeleri her şeyden önce karın doyurmayan “özgürlük” adlı beladan (!)kurtulmalarıyla mümkündür.
İnsan, seçim yapmak zorunda kaldığında önüne çoğu zaman değişik seçenekler çıkmaktadır. Bu süreç gerçekte onun özgürlüğüdür; ama bu durum onun omuzlarına korkutucu bir sorumluluk da yükler. İnsan vereceği herhangi bir kararın uğursuz olacağı ve özgürlükle suçluluk arasındaki yakın ilişkiyi açığa vuracağı acımasız bir seçime zorlanır. Bu yüzden, insana sadece seçim yapma gücü vermekle kalmayan, aynı zamanda onu bu seçimleri yapmaya zorlayan özgürlüğe de çok büyük bir değer vermez.
Birey kendisini özgür olmaya mahkûm hisseder. Durmadan kendi adına karar vermek zorunda kaldığı bir durumdan kaçınmaya çalışır. İnsan, karşı karşıya kaldığı bu karar verme durumundan kurtulmaya çalışırken, bir anlamda kendi kendisinden kurtulmaya çalışır. Kaçamayacağı şeyden. Gene de ıstırabı o kadar derindir ki, artık kendisini kendi öz benliğine adamayıp, “ötekiler”in, “onlar” denilen belirsiz topluluğun seçimlerine tabi olduğu bir dünyaya sürüklenip gittiğini hisseder. Bu kişilikten bütünüyle yoksun bir varlık biçimdir; o denli genel ve meramını anlatmaktan aciz bir varlık biçimidir ki Heidegger, bunu tanımlarken kişisellikten, en arınmış ve en yansız bir terim olan ve “birçoğu arasından biri” anlamında kullanır. Bu durum herkesin “öteki” olduğu ve hiç kimsenin kendi olmadığı bir dünyanın can alıcı niteliğini gözler önüne sermesi bakımından hayli açıklayıcıdır. 
Huxley gibiler ise; tüm acıları ve mutsuzluğu ile birlikte özgürlük de istemektedir. Ancak sistem ona yalnızca bir özgürlük vermektedir o da “intihar etme özgürlüğü” dür.
Gerçekte ise özgürlük içermeyen bir mutluluk süreci ya sahtedir ya da aldatmacadır. İnsan köleliğe ayak uydurabilir, ama buna karşı, düşünce ve ahlakla ilgili niteliklerinin zayıflaması ile tepki gösterir; karşılıklı bir güvensizlik ve düşmanlıkla belirlenmiş bir kültüre uyabilir, ama böyle bir uyma onun zayıflaması ve verimliliğini yitirmesi ile sonuçlanır.
Mutluluk içermeyen özgürlük Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi bu “hür bir kümeste hür bir tilki özgürlüğü” dür. 
Çağdaş insan bugün hâlâ tedirginlik içindedir. Kendi özgürlüğünü her türden buyurganların eline bırakmaya ya da kendini makinenin küçük bir dişlisine dönüştürerek özgürlüğünü yitirmeye, iyi beslenen ve iyi giyinen, buna karşın özgür bir insan değil de bir robot olmaya doğru adeta zorlanmaktadır. Sonuç ise ortadadır: Mutlu bir robot, muzaffer bir köle. Onun için bir bilge “Eğer bakla ve sirke ile geçinecek kadar gücünüz varsa, kimseye boyun eğmezsiniz” diyor. 
Bu gerçeği daha da vahim kılan; hem mutluluğu hem de özgürlüğü insanlardan esirgeyen ideoloji ve rejimlerin sayılamayacak kadar çok taraftar bulmasıdır. Siyasetin sisli ortamında mutluluk ve özgürlük düşünmeye değer bir konudur.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş