“Son Başbuğ”la kutsal topraklarda!

A+A-
Kenan AKIN

Böylesi “kritik” günlerde Alparslan Türkeş’i anmak ve yad etmek daha da anlamlı oluyor.
Zaten bundan ötürü rahmetli Türkeş’e sadece “MHP lideri” gözüyle bakılmıyor.
Türkeş bir mefkûrenin önderi, bir hareketin lideri ve bir “denge” unsuru olarak daima değerlendiriliyor.
“Karizmatik lider” ve “tarihî şahsiyet” görümünün ötesinde, yeri kolay kolay doldurulmayacak ender insanlardan sayılıyor.
Aslında Türkeş’i her şeyden önce “Başbuğ” olarak anlamak, anlıyabilmek ve anlatmak gerekiyor.
Türk milliyetçiliğinin “meş’alesi” onun çabalarıyla yeniden yakıldı ve elden ele dolaşıyor.
Türklük şuuru, onun fikirleriyle daha da berraklaşarak ağızdan ağza ve gönülden gönüle yayılıyor.
Bilge kişiliği ve hayatı “destan destan” bütün Türk ellerinde yankı uyandırıyor.
Ulvî bir görevi, merhum Alparslan Türkeş ile birlikte yerine getirme şerefi hiç unutulmuyor..
Heyecan ve coşku bir arada
34 yıl kadar önce, Alparslan Türkeş ile “Kutsal Topraklar” da bir araya geldik. Birlikte dua ettik, birlikte namaz kıldık, birlikte tavaf ettik.
Önce bir asker, sonraları da politikacı, lider, devlet adamı ve nihayet “Başbuğ” olan Türkeş’in “Kutsal Topraklar” ı ziyareti medyada pek kullanılmamıştı...
Sadece bu satırların yazarı tarafından telefonla bildirilen, “Alparslan Türkeş hacı oldu” haberi dışında basında yer almayan ve özellikle işlenmesi istenmeyen durumu şimdi ayrıntılı sunuyoruz.
Her şeyden önce, merhum Alparslan Türkeş, bir “din istismarı” yapılabileceği düşüncesiyle fotoğraflarının yayımlanmasını pek istemiyordu. Bu yüzden de, fotoğraflar tarafımızdan büyük bir özenle muhafaza altına alınarak, “Başbuğ” un isteği yerine getiriliyordu.
Şimdi ise, Alparslan Türkeş’in “Kutsal Topraklar” ziyaretinin ayrıntılarını yazmak, merhumun ne denli “inançlı” olduğunu “teyit” bakımından da önemlidir sanırız.
Rahmetle andığımız, yad ettiğimiz Türkeş’le bir gazeteci olarak beraber olunan ve unutulmayan anılar içinde “Kutsal Topraklar” da geçirdiğimiz o “inanç” dolu, “heyecan” dolu anlar müstesna bir yer alıyor.
Gerçekten de, Alparslan Türkeş’le “Hac” başlı başına bir “değer” taşıyor.
Özellikle, Yüce Allah’ın evi “Kâbe-i Muazzama” da Türkeş’in tavafını izleyip ona katılmak heyecanların en büyüğü oluyor.
Yaşananları “unutmak” mümkün olmuyor. Yanı başında Tuğrul Türkeş, Yaşar Okuyan, Özel Kalem Müdürü ve Diyanetten görevli bir “hoca” olduğu halde büyük bir “huşu” içinde “tavaf” eden “Son Başbuğ” gökten indiğine inanılan taş “Hâcer-ül-Esved” in önünde dua ettiğinde gözlerinden yaş süzüldüğüne “tanık” olma heyecanı benliğimizde hâlâ yaşıyor.
“Son Başbuğ” ile tavaf sonrası sohbetimizde dinlediğimiz intibalar, belleğimizden hiç silinmiyor. Üzerinde kar beyazı ihramlar olduğu halde kelimelere basa basa anlatıyordu:
“İnsana bambaşka bir huzur geliyor. Tavaf ederken bir ara heyecandan kendimden geçmek üzereydim. Gözlerimin önünden âdeta uçarcasına tavaf eden mü’mimler geçiyordu. Heyecan ve coşku birbirine karışıyordu.”
Türkeş gerçekten de “büyük bir vakar” içinde Hac farizasını yerine getirirken, Kızıl Deniz’de demirlemiş bir gemide konuk ediliyordu.
Zamanın Suudi Arabistan Kralı tarafından da “resmen” kabul edilen Alparslan Türkeş’in ne kadar “mütevazı” olduğuna dair bir olayı nakletmeden geçilmemesi icap ediyor.
Suudi Arabistan Kralı tarafından kabulünü dahi “propaganda” unsuru yapmaktan çekinen Türkeş, ziyaretin TRT tarafından tespit edilmemesine âdeta göz yumdu. Oysa, haccı takip etmek üzere TRT tarafından Suudi Arabistan’a gönderilen “kameralı” bir ekip mevcuttu. Kabulü “görev dışı” değerlendirerek atlayan TRT ekibine Türkeş’in serzenişte bile bulunmamasını hatırlarken, her gün televizyonda boy göstermek için can atan politikacılar da gözümüzün önünden geçiyor.
Türkeş, “Hac farizası” nın bütününü büyük bir zevk, heyecan ve coşku içinde yerine getirdikten sonra, mertebelerin en büyüğü “Hacı” olduğunda gözyaşlarına hâkim olamamıştı.
İntibalarını sorduğumuzda; “Büyük bir görevi yerine getirebilmenin bahtiyarlığı içindeyiz. Hacılığımız inşallah Allah tarafından kabul edilir. Hâli, vakti ve sağlığı yerinde olan bütün Müslümanlara haccın nasip olmasını niyaz ederim. Bu yüzden de, esaret altında bulunan bütün Türklerin hürriyeti için dua ettim” derken bile sesi titriyordu.
“Bütün Müslümanlar kardeştir” sözünü hatırlatan Türk dünyasının ünlü lideri Türkeş’in Türk Milletiyle ilgili söylevini de hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor:
 “Türk Milletinden olmak, Türk Milletini sevmek ve Türk Devletine sadakat ve hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulunmak, Türk Milletinin yükselmesi için elden gelen her fedakârlığı yapmak, duygusu ve şuurudur.
Bu duygu ve şuuru taşıyan herkes Türk’tür.
Kendini Türk hisseden, Türklüğü benimseyen, Türk Milletine ve Türk Devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türktür...”
Son Başbuğ’un kutsal Hac seferini izleyen tek gazeteci olmanın mutluluğu da daima benliğimizde yanıp tutuşuyor. Ara sıra Tuğrul Türkeş ve Yaşar Okuyan ile karşılaşınca “Kutsal Topraklar” yaşanan heyecan dillerden düşmüyor.
O sırada, Suudi Arabistan Kralı’nın müşavirliğini yapan rahmetli Kasım Gülek bir trafik kazasında ağır şekilde yaralanmış ve Cidde’de hastanede tedavi altına alınmıştı. Türkeş, haberi alır almaz, Gülek’i hastanede ziyaret ederek, sağlık dileğinde bulunmuştu.
Suudi Arabistan’da yerleşen Türkistanlılarla da çeşitli görüşmeler yapan Türkeş’in Hac ziyareti başladığı gibi “sessiz” bitmişti.
Artık “Başbuğ” ne yazık ki aramızda yok. Rahmeti rahmana kavuştu.. Evet, Türkeş iyi bir askerdi.. Hatta 27 Mayıs 1960 İhtilâli’nin “Kudretli Albayı” sıfatını almıştı. Sonra çetin bir politikacı olmuştu.. Yüz binleri arkasında sürükleyen, heyecanlandıran liderliği, ona “Başbuğ” unvanını kazandırmıştı. Ciddiyeti, kararlılığı, otoritesinin yanı sıra samimiyeti, dilden dile dolaşarak bütün dünyayı özellikle Türk âlemini sarıyordu... Fırtınalı hayatında, geceyi gündüze katarak daima başarılara doğru koştu..Koştu koştu hiç yorulmadı. Ta ki 80’li yaşlarında, kalbi bu koşuşmaya, bu strese dayanmayıncaya kadar... Gerçekten de Türk âlemi, büyük bir evlâdını yitirmişti...Türkeş’i kaybetmenin hâlâ hüznü içindeyiz.
Gazetecilik hayatımız boyunca, merhum Türkeş’le çeşitli vesilelerle karşılaştık. Faaliyetlerini yakından izledik. Demeçler aldık, röportajlar yaptık, konferanslar dinledik, belki de en önemlisi beraber bir “Hac farizası” nı eda ettik.
Türkeş’in anılarıyla dopdoluyuz. Belki de Türkeş’i çok yakından tanımanın bahtiyarlığından, hüznümüz daha da büyüyor.Vefatının yıl dönümünde, aziz hatırasının önünde saygıyla eğilerek, mekânı Cennet-i Âla da, daima nur içinde yatmasını dilemek her Türk’ün benliğinde müstesna yer alıyor.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları