Söz, Kahramanımız 100 yaşındaki Diyap Ağa'nın

A+A-
Sadi SOMUNCUOĞLU

Tarihçi Enver Behnan’ın Diyap Ağa (*) ile yaptığı mülakat.
Diyap Ağa ile mülakat yapmak üzere Nalbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber Kayseri Oteli’ne gittik. Bu tarihi şahsiyet iri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:
- Oğul sen beni nereden tanırsın? dedi.
- Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım.
- Aha!.. Unutmamışsın.
- Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim.
- Benden ne soracaksın?
- Nasıl mebus olduğunuzu, Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü soracağım!
-Sor ki, söyleyem.
- Ağam okumak yazmak bilir misin?
- Mebus olanda bilmezdim. Allah Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim.
- Nasıl Mebus çıktınız.
- Gâvur Anadolu’yu sardı. Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet, ırz ve namus, Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a, oradan da Ankara’ya gelmiş.
Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım.
Bana  “gitme, ölürsün”  dediler.  “Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek”  dedim.
Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım.
- Nerede kaldınız?
- Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum.
- Kaç senesinde geldin?
- 1336 senesinde.
- Meclis’e nasıl girdin?
- Dersim’den tanıdığım Hasan Hayri Bey vardı. Beni Meclise o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra Hasan Hayri Bey, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü.
- Odada Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Kâzım Paşa vardı. Gazi Paşa ile birbirimizin elini tuttuk.  “Safa geldin Ağa”  dedi. Beni Paşalarla tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada Paşa’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim.
- Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?
- İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha Mustafa Ağa gelmemişti. Meclis’te onun lafını ediyorlardı. Anladım ki Mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki:  “Mustafa Ağa’ya telgraf vurdum, yan gelir, yan gelmez, ola ki gele.”  Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar.
- Başka yok mu?
- Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım kürsüye çıkıverdim. Gene sustular:  “Lâilaheillâllah Muhammedürresulullah”  dedim.  “Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Kürt değil, biz Türk’üz. Hepiniz Lâilaheilllallâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız.”  dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.
- Ağa kanunları nasıl yapıyordunuz?
- Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu.
- Bir zaman seyahate çıkmıştınız?
- Evet. Bir gün Meclisin kapısı önünde idik. Gazi Paşa Hazretlerine dedim ki:  “Allah düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin”  dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. Paşa Hazretleri, beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem. Bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. Allah da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı.
- Ankara’yı nasıl buldunuz?
- Cennet olmuş, şaştım kaldım. Çalışanların gayreti var olsun.
- 12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?
- Gazi Hazretlerini ziyarete geldim.
- Arzunuz nedir?
- Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşı almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim! “ (Yeni Gün, 27.7.1931)
Nur içinde yatsınlar.
*Ferhat Uşağı reisi Diyap Ağa, 1831’de Çemişkezek’in Eğerek köyünde doğdu. Babası Seyit Han,
dedesi Kahraman Ağa’dır.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları