Süleyman Nazif’i anarken...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Bugün Süleyman Nazif’in (1869 - 4 Ocak 1927) ölümünün 87. yıldönümü... Gönlünde mukaddes ateş yanan ve alnında vatan-millet sevgisi parıldayan Süleyman Nazif’i anlatabilmek için “kalemin yıldırım, mürekkebin de şimşek” olması gerektiğini elbette biliyoruz. Lakin bunlara sahip değiliz diye o yiğit kalemi tarihin nisyan karanlığına da terk edecek değiliz her halde... Dilimizin döndüğü, gücümüzün yettiği kadarıyla “kelimelerin serdarı”nı yâd edecek ve yaptığı mukaddes hizmetlerin unutulmaması için elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Bu bizim için her şeyden önce vicdanî bir sorumluluktur. 
Süleyman Nazif, Osmanlı İmparatorluğunun dış düşmanlar ve yerli işbirlikçileri tarafından parçalanıp tarihten silinmek istendiği bir süreçte, yapılan ihanet ve nankörlüklere ölümü göze alarak isyan etme cesareti gösterebilmiş ender şahsiyetlerden biridir. Bakınız bu konuda Fuat Köprülü ne diyor:
Memleket en korkunç, en felaketli zamanlarını yaşarken (...) Türk’ün mâsum ve lekesiz simasını İlâhî bir ışıkla aydınlatarak cihana temiz ve nûrânî göstermek isteyen pek mahut adamlarımızdan biri de âteşîn, samîmî vatanperver Süleyman Nazif Bey’dir. İleride bu kara günlerin meş’ûm (uğursuz) hatırası tarihe karıştığı zaman, memleket elbet bu mukaddes hizmeti unutmayacak! 
Fuat Köprülü’nün çok güzel ifade ettiği gibi bu millet Süleyman Nazif’i hele hele onun “Kara Bir Gün” makalesini asla unutmayacaktır.
Malum, 8 Şubat 1919’da işgâl kuvvetleri komutanlarından Fransız generali Franchet d’Esperey’nin muzafferâne bir edâ ile, birtakım azınlıkların sevinç gösterileri arasında İstanbul’a girmesi üzerine Süleyman Nazif 9 Şubat 1919 tarihli “Hâdisât” gazetesinde “Kara Bir Gün” başlıklı bir yazı yazar. Söz konusu yazının ilk paragrafı şöyledir: “Fransız generalinin dün şehrimize vürûdu münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümâyiş Türk’ün ve İslâm’ın kalbinde ve tarihinde müebbeden kanayacak bir cerîha açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzn-ü idbârımız şevk-ü ikbâle munkalip olsa yine bu acıya hissedecek ve bu hüzn-ü teessürü evlâd-u ahvâdımıza nesilden nesile ağlayacak bir mîras terk edeceğiz.” 
Özellikle bu paragrafın son cümlesini o yiğit kalemin bir vasiyeti olarak kabul ediyoruz ve kuşaktan kuşağa bir miras olarak nakletmeye devam edeceğiz.
Süleyman Nazif sadece o günlerde yaşadığımız felaketlere ağlamamış, tarihte dûçâr olduğumuz nice talihsizlikler için de gözyaşı dökmüş ve o talihsizliklerle, yaşadığı dönemdeki acıları karşılaştırarak başımıza gelen felaketlerin vahametini ortaya koymaya çalışmıştır. Bunun bir örneğini “Çal Çoban Çal!” makalesinde görüyoruz:
Timur’un, Sivas’ı kanlı bir şekilde yağmalaması, oğlu Ertuğrul’un öldürülmesi ve nihayet “fetret devri”ni başlatacak olan “Ankara Savaşı”nın kapıya dayanması gibi üst üste gelen felaketler sonunda Yıldırım Bayezid’in Bursa civarında üzgün ve bitkin bir şekilde dolaşırken kaval çalan bir çobana hitaben söylediği “Çal çoban çal!.. Ne Ertuğrul gibi oğlun öldü, ne de Sivas gibi şehrin yıkıldı.” sözüne atfen; 1920 Temmuz’unda Yunanların Bursa’ya girmesi ve Venizelos’un oğlu Sofokles’in Osman Gazî’nin sandukası önünde resim çektirmiş olduğunu görmesi üzerine Süleyman Nazif’in de “Sus çoban sus!.. Evin barkın, yerin yurdun yıkıldı!..”  demesi onun taşıdığı vatan ve millet sevgisinin boyutlarını göstermesi bakımından dikkate şayan bir ifadedir.
Kalemini vatan ve milletinin hizmetine adayan ve öldüğü zaman cebinde parası çıkmadığı için cenazesi Tayyare Cemiyeti tarafından kaldırılan bu cesur edibi rahmetle anıyoruz. Mekânı cennet olsun...

 

  • Yorumlar 1
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları