Tabula Rasa harekatı

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Yeni baştan bir toplum yaratmak isteyenler, tarihi sil baştan yazıyolar: İlanı Hacı Bektaş’ta müjdelenen Cumhuriyet, Alevileri yok saymış meğer!

Aşağıdaki cümleler Hüseyin Gülerce’nin dünkü yazısından:
“Cumhuriyet, Aleviler için tam bir hayal kırıklığıdır. Aleviler, Cumhuriyet elitleri tarafından yok sayılmıştır. Tek ulus üzerine inşası planlanan Cumhuriyet rejiminde, Türk’ten başkasının varlığı tanınmayacaktır.
Alevi, Kürt şu bu yok, sadece Türkler ve Sünniler vardır...”
İşe bakın ki Gülerce’nin  “Alevileri yok saydılar” dediği  “Cumhuriyet elitleri(!)” öncülüğünde oluşturulan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk Başkanvekili, Hacı Bektaş Dergahı postnişini Cemaleddin Çelebi’ydi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, seçim meydanlarında siyasi rakibini, “Aleviliğini” diline dolayarak “saf dışı” bırakabileceğine inanmış bir Başbakan tarafından yönetildiği 2011 yılında Sayın Gülerce’ye şu soruyu sormak isterim:
1920’nin neresindeyiz?
İlerisinde mi, gerisinde mi?
1920’de milletin kurtuluş mücadelesini yürüten, “Cumhuriyet”in harcını karan TBMM, bir Aleviye; “vitrin süsü” olsun diye de değil gönül rahatlığıyla emanet edilirken, bu gün, bu ülkenin Alevi vatandaşları devletin neresinde?
Alevileri yok sayanlar;
Yeni rejimin adını yani  “Cumhuriyet” kelimesini ilk kez bir Alevi dergahında telaffuz eden,  “kurtuluş” mücadelesini Alevi köylerinden toparlanan yardımla başlatan “Cumhuriyet elitleri(!)” mi, yoksa Türk ordusunun mensuplarını “Alevi köylerine yardım yapmak”la suçlayıp, üniformasından ayıran, zindanlara tıkanlar mı?

***


Cemaleddin Çelebi’nin, Atatürk’ün kendisine  “o mutlu günü ilan edene kadar aralarında kalmak kaydıyla” verdiği  “Cumhuriyet müjdesi”ni, ölüm döşeğine kadar kutlu bir emanet gibi sakladığını velakin son nefesinde, sırf Aleviler fitnenin fesadın etkisiyle “milli mücadele”nin dışında kalmasınlar, “ne için savaşacaklarını bilsinler” diye kardeşi Veliyeddin Çelebi’yle paylaştığını, Veliyeddin Çelebi’nin de “Bu milleti kurtaracak olan, ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır; Onunla beraber mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır... Sizin saadetinizi düşünenler, sizi kölelikten kurtaracak Türkiye Büyük Meclisi Reisi ve cümlenizin büyüğü Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir...” bildirisi ile Anadolu’nun Alevi-Türkmen ahalisini Cumhuriyet’e ermek için sergilenen direnişin içinde tuttuğunu, Hüseyin Gülerce bilmiyor mu?
Bilmiyor veya  “bildirmek istemiyor” olmalı ki, Gülerce -ısrarla- şöyle devam ediyor yazısına:  “Sadece yok sayılmakla da kalmamışlar, baskılarla, isyan bahanesine dayandırılan sindirmelerle, katliamlarla, asimilasyon politikalarıyla bitirilmek istenmişlerdir.”
Demek ki yanlış biliyoruz biz tarihi... Demek ki 1923’te değil de; daha 1500’lerde filan kuruldu Türkiye Cumhuriyeti!
Öyle ya Nur Halife Ayaklanması, Şeyh Celal Ayaklanması, Baba Zünnun Ayaklanması, Kalender Çelebi Ayaklanması sırasında yaşanan “isyan bahanesiyle sindirme” olayları 1500’lü yılların ilk yarısından itibaren çıkıyor karşımıza.
Yanlış biliyorsam cehaletime verin ama
Köroğlu 16. yüzyılın mirası değil miydi; peki hangi düzene isyan etti?
Keyfi vergi artırımlarına itiraz eden Süklün Koca’nın saçını ve sakalının kesip onu bir merkep üzerinde dolaştıran “Cumhuriyet elitleri” miydi?
Gülerce “asimilasyon”dan ne anlıyor bilmem ama, Alevilere  “sakın milli bir ad isteme” diyerek Türk olduğunu unutturmaya çalışanın “Cumhuriyet elitleri”  olmadığını biliyorum!
Gülerce “katliam”dan ne anlıyor bilmem ama, Yıldız Sarayı’nın önünü “kesik başlar çöplüğü”ne çevirenin “Cumhuriyet elitleri” olmadığını biliyorum!

***


Gülerce diyor ki;
“1925 yılında kabul edilen Tekke ve Zaviyelerin Kaldırılmasına Dair Kanun’un birinci dereceden mağdurları, Alevilerdir. Alevi inancında hayati bir önem ifade eden “dede, baba, pir, seyit, çelebi” gibi dinî unvanlar yasaklanmıştır. “Laik Cumhuriyet geldi, Aleviler rahata kavuştu. Onun için de Aleviler, CHP’yi destekliyorlar” iddiası safsatadan ibarettir.”
Kendisi bu kanıya “hangi verilere” dayanarak sahip oldu bilemiyorum ama, Hem “Horasan’dan Anadolu’ya Yol Hikayesi”ni, hem de “Atatürk ve Aleviler”i hazırlarken dolaştığım onca cemevinde, konuştuğum onca Alevi’den biri bile “Tekkeler kapatıldı” diye küskün değildi Cumhuriyet rejimine!
Tam tersine Atatürk’ün Bedri Noyan’la yaptığı söyleşideki  “Günü geldiği zaman bunları Türk adetlerini sürdürecek biçiminde yeniden icra etmemiz gerekir” sözünü esas alarak “tekkelerin kapatılması”nın,  “o dönemin şartlarında olabilir bir şey” olduğunu savunmuşlardı.
İzlenimlerim bu konudaki yegane  “safsata”nın “Cumhuriyet Alevi dergahlarını zorla, baskıyla kapattı” fitnesi olduğunu söylüyor bana. Çünkü, İstanbul’daki Erikli Baba gibi bir çok Alevi dergahı, 1925’te çıkarılan kanun gereği kapatılmamış oldukları halde,  “Laik cumhuriyete güvenleri nedeniyle” faaliyetlerine gönüllü olarak son vermiş, anahtarlarını da TBMM’ye bizzat teslim etmişlerdi!

***


Dersim tartışmasıyla ortaya atılan  “Aleviler CHP’den neden kopamıyorlar?”  sorusuna şu trajikomik cevabı vermiş Gülerce:
 “Çünkü Aleviler iliklerine kadar korkutuldular.”
Öyle korkutuldular ki, kendilerini dağlara, ormanlara vurdular değil mi?
Ama ne zaman?
O  “Büyük Kaçkunluk”  dramının tarihi de 1923’ten çok daha geride değil miydi?
Korkarım ki Gülerce;
Dönemin Amasya Beyi’ne gönderilen “Kızılbaşları toprak kadısı marifetiyle mezkurları hüsnü tedarik ile getürüb dahi kimseye ifşa eylemadiyen elaltından Kızılırmağa iletüb iğrak eyleyesin” fetvasını yazanın da “Cumhuriyet elitleri” olduğunu inandırmış kendini...
Yahut “Kızılbaşların öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur...” diyen Ebusuud’u CHP’nin kurucu başkanı filan sanıyor olabilir mi!
Kimbilir “Kızılbaşların yenilmesinde yararlılık gösteren Kürt beylerine eyaletler ve kaleler ihsan edilmiştir” diye ferman yayımlayan da Erzurum Kongresi’dir belki!
Veya  “Kızılbaşlara kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat edegelmişlerdir. Artık hamiyet vaktidir. Din uğrunda çalışıp Kürt emirleri arasında faideli ve adı anılır olasız” emri Sivas Kongresi’nde çıkmıştır ha!

***


Tarih, göz göre göre neden böyle çarpıtılır diye şaşıran varsa hâlâ;
 “Yasa”dır:
 “Yeni baştan bir toplum” yaratmak isteyen “yeni baştan bir tarih” yazmalıdır!


 


BASINDAN SEÇMELER


Meslektaşları Mustafa Balbay’ı yazdı

1000 günlük “mahkum”a mektuplar

Balbay, yemin edebilseydi, 155 gündür yeminli  milletvekiliydi..
Peki, yemin etmediğine göre diğer vekiller gibi dokunulmazlığı var mı?
Var, var..
Dokunulmazlığı var..
Hücrede tek başına tutulduğu için kimse dokunamıyor!
Mehmet Tezkan / Milliyet


ÖZÜR DİLEYECEKLER
Bu mesleğin şanındandır, davalar, iftiralar, suikastlar, mahpusluklar... Yine çoğu örnekte dünün mahpusları bugünün kahramanları oldular. İyi biliyoruz ki, yarın “Balbay çıkacak/ yine yazacak” . Kızına, eşine, kalemine sarılacak, yine dostlarla buluştuğunda diziyle toprağı döve döve zeybek oynayacak. Ve muhtemelen gün gelecek, bu devlet Balbay’dan ve bunca yıl tutukluluk zulmüyle cezalandırdığı  “fikir suçluları” ndan da özür dileyecek.  
Can Dündar / Milliyet yazarı


TERÖRİST OLSA BİLİRDİM!
Eğer Mustafa Balbay bir örgüt üyesi, terörist, darbeci vesaire olsaydı, bana mutlaka bir şey fısıldar, “Abi istersen gel katıl bize” derdi. Aramızda o boyutta yakınlık vardı.
Benim tanıdığım Mustafa Balbay zaten terörist olamazdı. İstese de olamazdı. Mutlu bir yuvası, iki çocuğu vardı. Bir şey daha söyleyeyim... Gerek NTV ve gerekse ART’de yapacağımız her canlı yayın öncesinde Nazilli’de yaşayan annesini ve babasını arar, hatırlarını sorardı. Ailesine böyle düşkündü. Böyle bir adam kendini ve ailesini riske atıp gizli örgütlere (!) üye olur mu, darbeciliğe (!) soyunur mu? Suçu kanıtlanmamış bir gazetecinin 1000 gün boyunca tutuklu bırakılması hangi adalet anlayışına, hangi hukuka sığar? Mustafa Balbay olayı, Ergenekon, Balyoz ve ötekilerle birlikte Türk adalet tarihine geçecek kara bir olaydır.
Emin Çölaşan / Sözcü yazarı


ENSEYİ KARARTMAZ
“Fakat bin gün bu. Dile kolay. Nasıl olur?” diyenin gönlü rahat olsun. Balbay enseyi karartmaz. Sadece enseyi değil, “sol memenin altındaki cevahiri” de.
O kadar yani.
Çiğdem Toker / Akşam Ankara Temsilcisi


HAYAT KARARTAN YARGI
Ey yüce yargının mensupları. Tabii ki suçlu varsa o da en ağır şekilde cezasını çeksin, ama o cezaevinde suçsuz olduğuna inanıp da bir dakika geçirmenin yıllar gibi geleceğine de eminim. Balbay veya diğerlerinin, kim olursa olsun, suçlu olup olmadığına siz karar vereceksiniz. Bu kararı verirken yargının empati yeteneği olabileceğini de gösterin. İnsanların geleceklerini, hayatlarını karartmayın.
Metehan Demir / Hürriyet Ankara Temsilcisi


 


 


Adını silmek için bile Atatürk’e ihtiyacınız var

Sıra Atatürk’te... Onun kurumlarını yıktıktan, eserlerini sattıktan, miraslarını dağıttıktan, aydınlarını susturduktan sonra... Sıra onda...

***


Çünkü, ondan korkuyorsunuz...
Anadolu’da girdiğiniz kahvehanelerin duvarında çerçeveli karşınıza çıkıyor...
Okulların önünden geçerken, pencerelerden onun şarkılarını duyuyorsunuz... “Resim çiz” diyorsunuz çocuklara, size Atatürk’ü çizip getiriyorlar...
Çağdaş kadınların boynundaki eşarp, köylünün başındaki şapka odur.
Karşısına Suudi parası ile koca cami diktiniz ama nereden baksanız anıt kabrini görüyorsunuz...
Takvimin her sayfasında o var...
1881’den başlıyor...
Cebe indirdiğiniz paraya baktığınızda dahi; orada gülüyor size...

***


Onu silmek istiyorsunuz...
Çünkü o hâlâ en büyük engel...
Onun ulusuna çağrıları hâlâ sürüyor ve sizden çok onu dinliyor bu ülkenin henüz aklını yitirmemiş olanları...
Onun modern devlet, çağdaş ülke anlayışı üzerinde, sizin ilkel ortaçağ tasarımlarınız asla durmaz...
Ancak onu silebilirseniz...
Belki...

***


Onu silmek için dahi ona gereksiniminiz var...
Onun bıraktığı bağımsızlığa, onun egemenlik sınırlarına, onun hâkimiyet anlayışına, onun temel yasalarına... Onun makamına... Onun koltuğuna... Onun size sağladığı özgürlüğe...
Bekir Coşkun / Cumhuriyet


 


 


Deniz Baykal’ın evini soyan hırsız İstanbul’da yakalanmış.
İstanbul’a gelmeyip Ankara’da kalsaydı, arada kaynar, yakalanmazdı!
Fahrettin Fidan


 


 


Cinnete doğru

2011 yılının sonuna doğru Türkiye’nin sorunları ağırlaşıyor...
Suriye ile çok ciddi savaş riski var... Iran füze birlikleri komutanı çatışma halinde ilk hedefin Türkiye’deki füze radarı olacağını söylüyor. PKK terörü sürüyor.
Van depreminin yaraları sarılamadı, beklenen İstanbul depremi için önlem alınmıyor.
Avrupa’daki ekonomik krizin Türkiye’yi etkilemesi an meselesi.
Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri donma noktasında, bir buçuk yıldır tek bir müzakere başlığı açılamıyor... Fitch Türkiye’nin notunu olumludan durağana indirdi... Hapisteki gazeteci sayısında dünyada birinciyiz. Seçilmiş sekiz milletvekilinin tutukluluğu devam ediyor.
Generallerin sahte kanıtla tutuklandığına ilişkin bilirkişi raporları manşetlerde.
600 öğrenci demokratik haklarını kullanıp iktidarı protesto ettikleri için hapiste...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin en çok mahkûmiyet kararı verdiği ülke Türkiye.
Basın ağır baskı altında.
Böyle bir ortamda iktidarın öncelikli gündemi Dersim’i bahane ederek Cumhuriyet tarihiyle kavga etme...
Ana muhalefet de bu tarih tartışmalarına aktif olarak katılıyor ve Cumhurbaşkanı’nın özür dilemesini istiyor. Akil insanlar soruyor:
 Acaba bir akıl tutulması dönemine mi girdik?  
Melih Aşık / Milliyet

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş