Taşradan gelirim...

Ahmet SEVGİ

Yedi yıldır YENİÇAĞ’dayım. Yazın bir-iki ay yazılarıma ara verip köyde, kentte halkın nabzını tutmaya; terazinin bir kefesine büyük şehirlerdeki yaşantıyı, diğer kefesine de taşradaki hayatı koyup değerlendirme yapmaya çalışıyorum. Taşrada, Hendrik Willem Van Loon’un ifadesiyle “cehaletin sakin vadisinde mesut yaşayan” insanlar var, şehirde ise “kazanma”  ve “tüketme” hırsıyla koşuşturan kalabalıklar... Hangisini mi tercih ediyorum?

Münzevi mizacım elbette beni taşraya çekiyor. Hatta gönlüm ister ki ıssız bir dağda birkaç koyunum olsun, sütünü içip yününü bürüneyim. Koyunlarımı aç bırakmamak için ayırdığım zamanın dışında, alnım secdeden kalkmasın ve muhabbetu’llâh ateşinde yanıp damla damla eriyeyim... Lakin aklım buna karşı çıkıyor ve diyor ki  “Ey âdemoğlu, gâfil olma, dinini ve milletini ayakta tutan, -az da olsa- gönlünde “mukaddes ateş”ten bir kıvılcım taşıyan zevat şehirlerde yaşıyor. Dağda evliya olmak kolay... Her türlü kirliliğin, mal-mülk sevdasının, dünya sevgisinin, iktidar hırsının alabildiğine yaşandığı şehirde sıdkını koruyabiliyor musun? İşte gerçek velîlik odur!” 
Menkıbe bu ya, eskiden biri dağda, biri şehirde yaşayan iki velî varmış. Zaman zaman aralarında güç gösterisi de eksik olmazmış. Bu cümleden olmak üzere, şehirdeki velî bir kış, dağdaki velîyi ziyarete gider. Isınsın diye ocaktaki ateşten birkaç köz alır, mendiline sarıp hediye olarak arkadaşına götürür. Mendildeki közün etrafına bağdaş kurup sohbet ederler. Ne mendil yanar ne de köz biter... Yaz gelince dağda yaşayan velî de serinlemesi için hediye olarak mendiline kar koyup şehirdeki arkadaşına iade-i ziyarette bulunur. Bir müddet sohbet ederler. Yaz sıcağında mendildeki kar hiç erimez. Derken dağdan gelen velinin gözüne çeşme başında paçaları sıvalı çamaşır yıkayan kadınlar çarpar. Ve içine vesvese düşer. Tabii, mendildeki kar da erimeye başlar.
Şair doğru söylüyor:
“Dağda velî olmaktan kolay ne var?//Sıkıysan şehirde ol da görelim.//Küçük savaşta herkes şehit olur,//Sen büyük cihatta öl de görelim.”  (Li-müellifihî)
Bu arada Âşık Çelebi’nin (ö. 1572) “Kırk Hadis Tercümesi” nde (İst. 1316/1900) gördüğüm ve şairin:
“Gâfil olma sevâd-ı a’zamdan (büyük şehir)//Bulasın tâhayât-ı bâkî sen//Köyden, ehlinden eyle kendini dûr//K’oldıehl-i küfûrehl-i kubûr.” şeklinde nazmen tercüme ettiği Hz. Peygamberimizin şu sözü de hep zihnimin bir köşesinde durur: “Ehlü’l-küfûrehlü’l-kubûr=Köy ehli kabir ehlidir.” (Peygamberimiz burada köy ehlinin -ilim irfandan uzak oldukları için- mevtâ hükmünde olduklarını söylüyor.)
Doğrusu, 26 yıl önce bu eseri neşrettiğimde  (bk. SÜ Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 2, s. 43-53, Konya-1988.) söz konusu hadisin anlamını tam kavrayamamıştım. Şimdi daha iyi anlıyorum.
Sözün özü; ibadet de kabahat da cemiyettedir. Hristiyanlıkta olduğu gibi İslâm’da ruhbanlık (dünya hayatından el-etek çekme) yoktur. Yani vahdet kesret içindedir. Savaşa gitmeden gazi olunur mu?..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş