Teğmen Ali gibi hissetmek!..

A+A-
Hulki CEVİZOĞLU
“Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”
Mehmet Âkif Ersoy
Sayın Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, bugünlerde kendisini “Teğmen gibi” hissediyormuş. Org. Başbuğ, önceki gün yaptığı açıklamada, önce, mealen, “Teğmenlerin haddini aşmaması ve sadece işlerini yapmaları gerektiğini” söyledi; sonra da “Kendisini de teğmen gibi hissettiğini” söyledi!..
Ben çok anlamlı buldum!.. İki açıdan. Hem bir “genç subay” gibi hissetmesi, hem de “görev sınırı” yönünden.
Ancak, Çanakkale Deniz Zaferinin 95. yılını kutladığımız bugünlerde, ben size daha anlamlı bir “teğmen” öyküsü anlatayım. Üçpınarlı Ali’nin öyküsünü. Ali aslında “teğmen” değil, bir kabadayı. Ama yaptığı görev bir teğmeninki gibi, içimden “teğmen” demek geldi. Öyle okuyalım.
***
İhtiyat Zabiti Hattatoğlu Mustafa Efendi anlatıyor: Bir gün, bizim birliğe “Takviye Balıkesir gönüllüleri geldi”  denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanlar Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali, sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerinde de sırma ile “Karesi Gönüllüleri”  yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen, beline kamasını sallandırmıştı. Beni görür görmez yanıma geldi:
“Kumandan efendi, biz buraya beklemeye gelmedik! Haydi düşmanı basalım...”
 “Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi gereksiz kırdırırız. Her şeyin bir zamanı var.”
 “Peki öyleyse, hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de, şu sırt çantalarını emniyetli bir yere koyalım. Şöyle rahat rahat dövüşelim!”
Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu. Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler... Beklerim gelmezler... Bir çavuşa, “Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım..” dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali, arkada arkadaşları çıkıp geldiler. Şaşırdım. Hepsi süslenmişler; hanımlarının, nişanlılarının verdiği ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış, kimi bileğine sarmıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum:
 “Neden geç kaldınız?”
 “Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır, diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne (savaşa) geldik; bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız. Onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize, hücumdan beş dakika önce yine haber ver...”
Ali’nin bu sözlerinden sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş, dua ediyordu. Gözler yumulu, avuçlar açılmış, sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helâlleşiyorlardı.
“Utandırmayın ha!.. İyi dövüşün ha!.. Gün bugündür... Anamız bizi bugün için doğurdu... Hakkınızı helâl edin...”
Kısa süre sonra dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Herkes ölüme hazırdı.
“Hücuuum!...” deyince sanki siperler sarsılıverdi. Hepsi, “Allah... Allah!” diye düşmanın içine bir hançer gibi daldılar. Dövüştük... Dövüştük... Dövüştük... Akşama doğru savaş durdu. Yanıma birisi geldi, “Komutanım, Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim, baktım. O yüzyirmi kişiden, o gün onüç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi.
Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim, dedim olmadı!..
Orada, Anafartalar’da üç top çam ağacı vardır. O gün şehit olanları o ağaçların arasına gömdük. Gömülen şehitlerin en üzerine de Ali’yi sancağına sararak yatırdım... Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evlâdı, bu vatana kurban koç yiğitler yatıyor...
***
Sizlere Aydın Ayhan’ın -İşgal ve Direniş adlı kitabıma da aldığım- “Çanakkale... Ah! Çanakkale...” adlı kitabından bir bölüm sundum.
Çanakkale Deniz Zaferimizin 95. yılı hepimize, özellikle bugünkü koşullarda, kutlu olsun.
Bu Anafartalar’dan, bu ruhtan bir ülke çıktı: Türkiye Cumhuriyeti!.
Şimdi, bu Cumhuriyet’i ve Mustafa Kemal’i yıkmak isteyenler, aşağılayanlar ve bunların karşısında çaresizlikten ağlayan milyonlarca insanımız var. (Ben de, bu yazıyı yazdığım her seferinde ağlarım, yine öyle oldu...)
Çanakkale’yi geçirtmeyenveİngiliz Goliaht Zırhlısını batıranlar arasında bulunan dedemin ve tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun.
NOT:
Bugün Giresun Üniversitesi’nden ödül alıyorum ve söyleşiye katılıyorum.
5.000 kişi arasında yapılan ankette, gençler ve hocalar, oyların yüzde 70’e yakınını bana vererek, “Yılın Gazetecisi” seçtiler ve onurlandırdılar. Hepsine teşekkür ediyorum.
  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları