Terör örgütünün elindeki korucu ve korucu çocukları neden kurtarılmıyor?

Ahmet TAKAN

Terör örgütü PKK’nın, kaçırdığı kamu görevlileri ve askerlerimizi serbest bırakmasına sevinmedik mi?..
Tabii ki, çok hem de çok çok sevindik. Canımızı yakan, milli gururumuza dokunan pek çok unsura ve gelişmeye rağmen.
“İmralı Süreci” tiyatrosunda 8 kamu görevlisinin eli kanlı terör örgütü tarafından gülücüklerle(!) Kürtçe tutanakların altına imza konularak serbest bırakılmasının bir çok “ama”sını ve arkasındaki hain planları görmezden mi geleceğiz?..
Tabii ki; hayır.
Bu sinsi planların her aşamasındaki en çarpıcı gelişmeleri YENİÇAĞ’ın haber sütunlarından takip ediyorsunuz.
Esasında, AKP iktidarı döneminde kanayan yara haline gelen farklı bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Terör örgütü ile mücadelede büyük başarı sağlayan köy korucularına ve ailelerinin durumuna.
AKP iktidarı, bitme noktasına gelen terör örgütünü yeniden canlandırırken iki temel stratejiyi başarı(!) ile uyguladı;
1- Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en önemli gücünü; alan hakimiyeti stratejisini sona erdirdi, askerimizi kışladan çıkamaz hale getirdi.(Güvenlik güçlerimiz şu anda elinde otomatik silahlarla bölgede alenen gezen teröristlerin araçlarını bırakın yakalamayı “dur” bile diyemiyor.)
2- PKK’nın en çok rahatsız olduğu ve şikayet ettiği köy korucularını ve ailelerini
bitirdi.
“İmralı Süreci” ile ilgili gelişmeleri Ankara’nın güvenlik koridorlarında takip ederken bir soruya daha cevap aradım;
“Serbest bırakılan 8 kamu görevlisinin dışında terör örgütünün elinde daha kaç kişi var?”
Aldığım cevap gayet net oldu:
“140 civarında Kürt kökenli vatandaşımız var. Bunların çoğunluğu da köy korucuları ve onların çocukları. Terör örgütünün elindeki bu Kürt kökenli vatandaşlarımızın hepsi ‘güvenlik güçlerine yardım’ ettiği için PKK tarafından esir tutuluyor.”
Bu cevabı alınca güvenlik kaynaklarına şu soruyu sordum;
“Bunların kurtarılması için bir gayret veya faaliyet var mı?”
Cevap;
 “Siyasi iradeden gelen bir şey yok.”
Ve arkasından gelen ek bilgi;
 “PKK’nın elindeki çocuklarını kurtarmak için bazı köy korucularının eşleri, yani çocukların anaları terör örgütü yöneticileri ile görüşmek için Mahmur’a gitmişler. ’Siz gidin memleketinize babaları gelsin buraya’cevabını almışlar.”
Pekii!..
Şimdi nereye koyacağız, “analar ağlamasın” edebiyatlarını ve palavralarını?..
AKP ve BDP, Kürt kökenli vatandaşlarımızın gerçek(!) temsilcileri mi?
Niye, her gün ağlayan köy korucularının analarının göz yaşlarını dindirmek için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar?
Buradan, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın 8 kamu görevlisinin serbest kalmasının ardından yaptığı çok önemli tespite geçelim. Ümit Özdağ’ın CNN Türk’te yaptığı bu çarpıcı açıklamayı pek çoğunuz belki de izlemiştir ama tekrarlamakta çok fayda var.
Ümit Özdağ, Cenevre Sözleşmesi’nin hükümleri ile “İmralı tutanakları” - “teslim töreni” arasında nasıl bir bağ olduğunu ortaya koyup Öcalan’ın asıl hedefini deşifre ediyor;
“Abdullah Öcalan insani bir jest mi yaptı, yoksa daha önemli bir süreçten mi bahsediyor? Öcalan ve Kandil daha önemli bir süreci mi şekillendirmek istiyor? Ben Abdullah Öcalan’ın bu çağrıyı yapmasını bir başka açıklaması ile İmralı tutanakları ile ilişkilendiriyorum. O da ‘PKK’lılar yurt dışına çıkarken TBMM bir karar almalı’ çağrısı ile bu çocukların serbest bırakılması arasında bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Nedir o?
O da; Abdullah Öcalan’ın İmralı’da tutanaklara geçen ’TBMM bu çıkışı onaylasın’şeklindeki açıklaması.. 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 3. Maddesine PKK’yı çatışan taraflardan birisi olarak oturtmak istiyor Abdullah Öcalan.
Abdullah Öcalan’ın yapmış olduğu çağrı, istek her neyse yani PKK’nın Türkiye dışına çıkarken, TBMM’nin bir şekilde bu çekilme ile ilgili bir karar alması, PKK’yı devletler hukukunda bir süje haline getirecekti. 3. maddeyi okuyacağım;
’Yüksek Akit taraflarından birinin topraklarında çıkacak fakat beynelmilel bir mahiyet arz etmeyecek olan bir silahlı ihtilaf takdirinde..’
Yüksek Akit taraflarından birisi bu anlaşmayı imzalayan biri Türkiye. Onun topraklarında çıkan fakat beynelmilel olmayan bir çatışma var. Yani PKK terörü var. Böyle olduğu takdirde ihtilaf halinde bulunacak taraflardan yani Türkiye ve PKK bu durumda. ’Her biri hiç değilse, aşağıdaki hükümleri tatbik etmekle mükellef bulunacaklardır’
Bizim için önemli olan madde diyor ki;
‘Silâhlarını teslim eden silahlı kuvvet mensupları ile ve hastalık vs. sonra bunlara insani muamele yapılacaktır.
Bu babda yukarda zikredilen şahıslara karşı her ne zaman ve nerede olursa olsun, şu muameleler de bulunmak memnudur.
a) Hayata, beden bütünlüğüne kasıtla bilhassa her şekilde katil yani uzvun parçalanması , zulüm azat ve işkenceler ve
eziyet,
b) Rehine almak,’
Şimdi burada PKK rehin aldığı gençlerimizi, kaçırdığı gençlerimizi iade ediyor. Tam Abdullah Öcalan’ın 3. Maddeye giren çağrıyı yaptığı dönemde bunu gerçekleştiriyor. Bu arada PKK yurtdışına çıkarken, Türkiye dışına çıkarken, Irak’ta Mahmur kampına yerleşecek. Türkiye ile Birleşmiş Milletler arasında da konusu PKK olan bir görüşme. Bu görüşme olumlu sonuçlanırsa bir anlaşma olacak. Bu anlaşmayı takiben Türkiye ve Irak, yine konusu PKK ve PKK’nın Mahmur kapına yerleştirilmesi olan 2’nci bir görüşme sürecine başlayacaklar. Yani PKK’nın çok taraflı olarak değişik noktalardan bir devletler hukuku haline gelme stratejisini uygulamaya koyduğunu görüyoruz.
Bir; bu PKK’yı haksız şekilde, hak etmediği bir şekilde Güneydoğudaki bütün halkın, bütün Kürt kökenlerin meşru temsilcisi konumuna sokacak bir süreci başlatır.
İki; terör örgütünü Filistin kurtuluş örgütü niteliğine girecek sürecine girmesini sağlar. Terör örgütü olmanın ötesinde başka bir hüviyet kazanır. Eğer bunu kabul ediyorsanız, bu hoşunuza gidiyorsa devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti AKP olarak bunu yaparsınız.”
 Nasıl?..
“Herkes özgür olacak” diyen Öcalan’ı ve terör örgütünü kurtarmak için iyi bir tezgah kurulmuş. Değil mi?..

Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş