Tırpan gene biçti!

A+A-
Altemur KILIÇ
“Zaman”, kimseyi beklemiyor, acımasız makineli tüfeğiyle, Azrail’in tırpanıyla biçiyor. Öncelikle en ön saftakileri! Bazen sıraları gelmeden, kaza kurşunuyla veya habis bir hastalıkla, zamanı gelmeden de gidenler var! Allah’ın hikmetinden sual olunmuyor!
Şimdi, en ön saflarda bizim kuşak var. Son günlerde sevgili sınıf arkadaşlarım, dostlarım tırpanlandı...
Geçen günlerde iki yakın dostumu kaybettim; Reha Oğuz Türkkan’ı ve Şakir Eczacıbaşı’yı. İki ayrı dünyanın kıymetli insanlarıydılar...

Reha Oğuz Türkkan
Reha Oğuz, ülkü ve mücadele arkadaşımdı... Okul çağlarında, 1940’larda içimde ateşlenen milliyetçilik ve Turancılık duygularını ifade etmek olanak ve ortamını, Reha Oğuz Türkkan’ın yayınladığı, önce Bozkurt, sonra bu dergi kapatılınca Gökbörü dergisinde bulmuştum... Kolejin son sınıflarındayken, bu derginin idarehanesinde diğer ülküdaşlarla sohbet etmek benim için büyük mutluluk olmuştu... Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’i üsteğmen üniformasıyla orada tanımıştım...1944 mayısında, Sovyet Rusya’yı kızdırmamak için açılan “Turancılar Davasında” Reha ve Türkeş, Dr. Ferit Cansever, Zeki Velidi Togan, Nurullah Barıman, Sami Yavrucuk ve diğerleri tutuklandılar... Tabutluklarda işkence gördüler.
Ben de, bir gece alıp götürüldüm, ama Polis Müdürü Ahmet Demir, babamın hatırı için, bana da tabutlukları gösterdikten sonra serbest bıraktı... “Osman Tespihçioğlu” imzasıyla yazmaya devam ettim.
Bu davanın komik bir ayrıntısı vardı; polis idarehanede Orhun, Göktürk alfabesini bulmuş, bunların gizli şifre olduğunu sanmış!
Reha’nın gözleri tabutluğun, yüksek watlı lambasından bozuldu ve yıllarca, okumakta yazmakta güçlük çekti, ama yılmadı, birçok alanlarda hatta sinemada.
Amerika’da ‘Hızlı Okumak’ üzerinde ihtisas yaptı. Birçok eserleri var... Yılmaz bir milliyetçi, mücadeleci ve çok taraflı bir Rönesans adamı idi. Son zamanlarda telefonla dertleşiyorduk... Onu çok arayacağım!

Ve Eczacıbaşı
Şakir Eczacıbaşı, Robert Kolej’de benden küçük sınıftaydı. Rahmetli ağabeyi Haluk Eczacıbaşı dostumuzu, Şakir’i, sınıf arkadaşı Özcan Ergüder vasıtasıyla tanıdım ve dost olduk... Vatan gazetesinde beraber olurduk...
Vatan’ın sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın oğlu, sınıf arkadaşım Tunç Yalman gazetede, Sanat Yaprağı adlı haftalık bir edebiyat sanat eki çıkardı. Bu  “eki” Tunç, Şakir, Özer Esen ve Ali Neyzi hazırlardı. Vatan o zaman, Cağaloğlu’nda eski bir konaktaydı. Yazıişleri, haber merkezi, muhabirler, yazarlar, ortasında büyük bir kömür sobası yanan, koca bir salonda, masa kapmaca oynayarak çalışırdı!
Yaprak’ın idare yeri de, konağın, tavan arasında idi! Bu büyükçe odanın bir tarafında, Yaprak’çılar çalışır, karşı tarafındaki bir masada da ben dış politika köşe yazılarımı yazardım. Arkamdaki duvara, Mariyln Monroe’nun büyük bir fotoğrafını asmıştım. Yaprak’ın duvarında ise, Faulkner’in resmi, Picasso’nun Guernica tablosunun kopyası asılıydı... Onlar Mariyln Monroe’ya, ben de Picasso ve Faulkner’e, bakıp duruyorduk! Olacak şey değil; sonunda resimlerin yerlerini değiştirdik, gözüm, gönlüm açıldı!
 Şakir Eczacıbaşı da çok taraflı, sanat ve edebiyat tarafı ağır basan bir Rönesans adamıydı... Fotoğraf sanatında muhteşem eserler verdi. Kurduğu ve yönettiği Vakıf da bence en büyük eseri!
Şakir çok titizdi. Amerika’da, elçilik yaparken New York’taki Türkevi’nde fotoğraf sergisi düzenlemiştim. Nurlar içinde yatsın, o meşhur titizliğiyle beni perişan etmişti!
“Zamanın tırpanı”, iki ayrı dünyadan, iki kıymetli dostumu biçti... Adamın biri,  “En iyilerimiz, patates gibi, toprağın altında” demiş!
Ben de, her sabah gazetelerde ölüm ilanlarında, adım yoksa, yaşamaya devam ediyorum, dostlarımla buluşana kadar!
  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları