Tozlu olur çölün baharı

A+A-
Haydar ÇAKMAK

Batılıların çok sık kullandığı bir deyim vardır. Rüzgarın yönünü değiştiremeyeceğinize göre yelkeninizi rüzgarın yönüne doğru açınız diye. Bu felsefe her ne kadar Makyavelist (çok ahlaki olmayan, başarmak için her yolu mubah sayan) bir yaklaşım olsa da, bunun dış politika ve uluslararası ilişkilerdeki adı “Real-politik” tir. Bir başka ifadeyle Rasyonel (gerçekçi) düşüncedir. AKP iktidarı ABD, İsrail ve batılıların Orta Doğu politikası ve niyetlerini iyi okuyamamıştır, bu nedenle de başta Libya ve Suriye olmak üzere dikta rejimlerine yönelik dış müdahalelere karşı çıkmış ve bu ülkelere destek vermiştir. Bu tavrı aslında çok yanlış değildi, ama dikta rejim liderleri ve batılıları, sürecin askeri müdahale olmadan demokrasiye geçişin kademeli ve zamana yayarak gerçekleşmesine ikna edemedi. Bölgesel bir değişime veya değişimin engellenmesine Türkiye’nin gücü yetmez ancak itici güçlerden biri olabilirdi ki şu anda yapmaya çalışılan budur ve doğru bir politikadır. Bir başka deyişle AKP yelkenini rüzgarın yönüne doğru açmıştır. Bunu daha önce yapsalardı gülünç duruma düşmezlerdi. Türkiye 1923’den bu tarafa batı sisteminin içindedir. 1952’den beri NATO üyesidir ve 1959’da Avrupa Birliğine üyelik başvurusu yapmış, 2005’den bu tarafa da tam üyelik için müzakerelere devam etmektedir. Türkiye’nin gövdesi batıda, ruhu Orta Doğuda dolaşırsa bazen ruhsuz bazen de bedensiz bir Türkiye ortaya çıkar ki bu da devlet terbiyesi ve tecrübesi olan Türklere yakışmaz, umarız AKP iktidarı bu tür ciddi stratejik hataları tekrarlamaz.
Aralık 2010’da Tunuslu bir gencin ülkesindeki dikta rejimini kınamak ve protesto etmek için kendini yakmasıyla başlayan ve adına Prag Baharından esinlenerek Arap Baharı denen olaylar, Mısır, Libya ve Yemenden sonra şimdi de Suriye’de baş göstermiştir. Tunus, Mısır ve Libya’da diktatörler gitmiş ama kimin geldiği henüz net değil. Tunus’ta Ekim ayında yapılan genel seçimde oyların % 41,5’ni alan ılımlı İslamcı Ennahda partisi lideri Raşit Gannuşi Türkiye’deki AKP modelini örnek aldıklarını sıkça tekrarlayarak endişeleri azaltmaya çalışmaktadır, ancak ne kadar ılımlı ne kadar İslamcı olduklarını görmek için yönetim deneyimini yaşamak gerekecektir. Korkanların tesellisi tek başlarına iktidar olmamalarıdır. Mısır’da Müslüman Kardeşlerin tek başlarına iktidara gelmelerini önlemek için seçim sürekli ertelenmektedir. Mısır’da kimin iktidara geleceği sadece ABD, İsrail ve Suudi Arabistan için değil aynı zamanda ülkenin iç dengeleri için de önemlidir. Zira Nasır, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerinde yetişmiş ve palazlanmış batılı, eğitimli, varlıklı ve laik bir sosyal sınıf oluşmuştur. Mısır halkının % 10’nu da Kıpti Hıristiyandır. Bu sosyal sınıf ve Hıristiyanlar, İslamcı, gerici ve bağnaz bir rejimi kabul etmeyeceklerdir. İç ve dış güçler Mısır’ı tek başına Müslüman Kardeşlere teslim etmezler, Tunus’ta olduğu gibi en azından batı yanlısı bir ortak ile hükümet olma imkanını yaratacaklardır. Libya’da da durum pek farklı değildir. Aşiretçilik ve bölge milliyetçiliğinin çok yaygın olduğu ülkede şimdiden Trablus ve Bingazi arasında iktidar kavgası başlamıştır. Kaddafi yanlıları henüz pes etmemiştir. Aşiretler de yeni yönetimde söz sahibi olmak için kıyasıya bir kavga içine girmişler ve makul bir anlaşma sağlanamazsa yeni bir iç savaşa şahit olabiliriz. Ayrıca bu kadar parçalı ve primitif davranışlar sergileyen iç aktörlerin ne kadar demokrasi getirecekleri de bilinmemektedir. Arap Baharında dikkat çekici ve düşündürücü bir husus daha var, o da Suudi Arabistan, Fas, Ürdün ve Körfezin diğer monarşilerinde herhangi bir özgürlük hareketinin olmaması ve batının da ses çıkartmamasıdır.
Arap Baharının bizi daha fazla ilgilendiren ve meşgul eden halkası Suriye’dir. Arap Ligi’nin 22 ülkesinden 18’i, 15-17 Kasımda Fas’ta yaptıkları toplantıda Esad’ın iktidardan çekilmesini istemiş ve üç günlük bir süre içinde muhaliflerle görüşmezse yaptırım tehdidinde bulunmuştur. Aynı davranışı Kaddafi için de sergilemiş ama Suriye kadar ısrarlı olmamışlardır. Kaddafi’nin dengesiz ve saygısız davranışları ile tehditlerinden bıkan Körfezin zengin ve batılı monarkları ondan kurtulmak için muhalefete ve batılılara destek vermişlerdir. Suriye için ise farklı gerekçeleri var. Esad ailesi Nusayri-Alevi inancındadır, dolayısıyla Suriye yönetimi Körfezin zengin ve Sünni Araplarından çok inanç olarak Şii İran’a daha yakındır. Bölgede İran’ı yalnızlaştırmak için Esad ailesi gönderilecektir, buna ilave olarak İran’ın desteklediği Lübnan’daki Hizbullah ve Filistinli radikal grup Hamas’ta bu hareketten nasibini alacak gibi gözükmektedir, amaç İran’ı bölgede güçsüzleştirmektir. ABD ve İsrail kendi elleriyle Irak’ın Sünni lideri Saddam’ı göndermiş ve bir Şii iktidarı yaratarak İran’a hediye etmiştir. Şimdi Suriye’yi Sünnilere teslim etmek istemektedir. Bu durum da AKP felsefesine çok uygundur. Ancak 21.Yüzyılda din ve mezheplerin hâlâ belirleyici rol oynaması bölgeye demokrasininne kadar yakın olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. 

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları