Türedi yazarlar...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Son yıllarda öyle ucûbe yazarlar türedi ki sormayın. Kerametleri kedilerinden menkul bu malum zevatın büyük bir çoğunluğunu komünizmin çökmesiyle ortada kalan ve “şaşkın ördek kıçından dalar” misali sağa sola savrulan neo-liberaller oluşturuyor. Bir zamanların azılı solcularını “cemaat” in içinde görmek yahut muhafazakâr partilerin arka bahçesinde kalemşorluk yaptıklarına şahit olmak elbette şaşırtıcıdır. Fakat bizi esas şaşırtan kendilerini “İslamcı” diye adlandıran nev-zuhûr yazarlar olmaktadır. “Esas olan insandır, vatan sonra gelir.”, “Millet, milliyet, bayrak, istiklâl vs. bunlar Batı’dan ithal kavramlardır. Değişimin önünde ayak bağı olmaktan öte bir anlam ifade etmez.”, “Başta Ermeniler ve Kürtler olmak üzere bütün etnik gruplardan özür dileyerek geçmişle yüzleşmeliyiz.”, “Anayasadan ’Türk’kelimesi çıkarılmalıdır.”,  “Milliyetçilik iddiasında bulunmak -kast edilen sadece Türk milliyetçiliğidir- küfürdür...” gibi lakırdılara nasıl üzülmezsiniz?
Bilmeyenler de zannedecekler ki “Haçlı Seferleri”ne göğüslerini siper edenler Türkler değil. Yiyip içip gezip eğlendikleri bu topraklar şehit kanıyla kazanılmamış da, gökten zembille inmiş. Sanki Anadolu, emperyalist Batı’ya karşı Mehmetçiğin aç susuz, baş açık yalın ayak verdiği destanî istiklâl mücadelesiyle alınmamış. Sanki Çanakkale’de 276 kg ağırlığındaki mermiyi Seyit Onbaşı spor olsun diye sırtlamış. Sanki Mehmet Akif “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.” mısraını edebî sanatlardan “mübâlağa”ya örnek olsun diye söylemişti. Sanki Maraş’ta Sütçü İmam, Fransız askerleri, kendisinden süt almadıkları için öldürmüştü. Sanki Erzurum’da Nene Hatun, elinde kazma kürekle kar sporu yapmak için koşuyordu...
Aslında sözü uzatmaya gerek yok. Tuzu kuru olanlara göre bu söylediklerimiz  “hamaset”ten ibarettir. Yatlarda katlarda büyüyen, “İstiklâl Harbi” kelimesini 18 Mart günü televizyonda “tele vole” programı ararken tesadüfen duyan taş yürekli dünya vatandaşı hümanistlere ne deseniz tesir etmez. Onlar “Toprak vatanım, nev’-i beşer milletim, insan//İnsan olur ancak bunu iz’ânla, inandım” diyen Tevfik Fikret’in yolunda yürüdüklerinin bile farkında değiller.
Bu türedi yazarların üzücü durumlarını, Anadolu’dan İstanbul’a gelip zengin olan Ali Dayının çocuklarına benzetirim hep... Anlatıldığına göre Ali (Dayı) ilkokulu bitirmek üzeredir. Kendisinden bir yıl önce okulu bitiren üç arkadaşı İstanbul’a gitmişler, orada çalışıyorlarmış. Bunu duyan Ali, okulu bitirip bir an önce İstanbul’a çalışmaya gitmek için sabırsızlanıyormuş. Derken beklenen gün gelir, İstanbul’un yolunu tutup arkadaşlarını bulur. Arkadaşları akşam otururlar, Ali’nin ne iş yapabileceğini tartışırlar. Sonunda karar verilir: Ali simit satsın. Ali “simit” kelimesini ilk defa orada duymuş... Uzatmayalım, sabahleyin arkadaşları bir değneğe simitleri dizip Ali’nin eline vermişler. Ali, “simit var, simit var” diye yola koyulmuş. Ancak, biraz gidince “simit” kelimesini unutmuş. Çaresiz bir müddet düşündükten sonra “Delikli çörek var, delikli çörek var” diyerek simitleri satmış.
Ali Dayı daha sonra iş adamı olmuş, evlenip çoluk çocuğa karışmış. Büyük oğlunun evlenme çağı gelmiş. Nasibi çıkmış, babası deniz kenarından dayalı döşeli bir köşk satın almış oğluna. Beş yıldızlı otelde düğün devam ederken damat son kontrolleri yapmak üzere köşkü gezerken banyoda terlik olmadığını görür. Ve koşarak babasının yanına gelip misafirlerin içinde “Banyoya niye terlik koymadınız baba!” diye kızıp babasını azarlar...
Bence bu mirasyedi evladın yaptığı nankörlük ne ise, bizim türedi yazarların “yüzleşmek-hesaplaşmak” babında yazıp söyledikleri de odur vesselâââm...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları