Türk adı birkaç tabelâyı kaldırmakla silinemez

A+A-
Adnan İSLAMOĞULLARI

Gökkuşağının altından geçince cinsiyet değiştireceğine inananlar kadar naif olmasalar da, “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazan tabelâları yıkarak arkasından zılgıt çekince Türklüğü de o tabelâyla birlikte söküp attığını zannedenler, Türklüğü, vâlilik/bakanlık tabelâlarında ve resmî evrak antetlerinde yer alan ve dört harflik bir kelimeden ibâret sanarak ahmaklığın, gafletin, dâlâletin ve nihâyetinde ihânetin adresini yazıyorlar.
Türklüğü, “bu millet” diyerek bir zamirin içine sığdırabileceklerini zannedenler, Türklüğü, 1. Dünya Savaşı sonrası ve muhtelif zamanlardaki bölgesel savaşlar/çatışmalar sonrası ölümden, yok olmaktan kaçarak bu vatana, Türk milletinin ‘mazluma umut’ âlicenablığına ve Türk devletinin büyüklüğüne ilticâ eden, adına bin yıldır Türkiye denen ‘emân ülkesi’nde hiçbir ayrımcılık görmeden barış içinde yaşayan kardeşlerimizin etnik aidiyetleri veya bu topraklarda yaşayan devlet yüzü ve umuru görmemiş alt kültürlerle bir tutanlar, Türklüğün  “bu millet” diyerek bir zamirin içine sığdırılamayacağını iyi niyetli iseler cehâletlerini anladıklarında, iyi niyetli değillerse ihânetleri ayaklarına dolandığında anlayacaklar...
Türklüğün, Diyarbakır ismini Amed, Aydınlar ismini Tillo, Ağrı ismini Agiri, Erzurum ismini Erzorom olarak değiştirince haritalardan silinebileceğini düşünen akl-ı evvellerin gafletinin sebebi, Türklüğün devlet vücûdunun çekildiği, Prizren’de, Drama’da, Bosna’da, Priştine’de, Ohri’de ve Osmanlı coğrafyasından yetim kalan yüzlerce şehirde, kasabada, köyde, beldede, dağda, taşta, ovada, nasıl yaşadığından, Türk’ün nasıl vâr olmaya devam ettiğinden gâfil olmalarıdır, ihânetlerinin sebebi ise zihinlerinin derinlerindeki âidiyet problemleridir...
Türklüğü, soy şecerelerindeki kayıtlardan ibâret sayanlar ve bunun üzerinden alçakça ırkçılık iftirâlarıyla kendi aşağılık komplekslerini kusanlar, kendi etnik âidiyetini alenen ifâde eden ve “Sana yok, ırkıma yok izmihlâl...” diyen Mehmet Akif’i, kendi etnik âidiyeti alenî Şemseddin Sâmi’inin ’K’amus-u Türkî’sini, kendi etnik âidiyeti isminden mâlûm Tatyos Efendi’nin, “Mani oluyor hâlimi takrire hicâbım” ve “Gamzedeyim devâ bulmam” bestelerini, Hoca Ali Rıza’nın İstanbul resimlerini ve hatta Mimar Sinan’nın Süleymâniye’sini, Selimiye’sini anlayacak zihnî melekelerden, haz alacak estetik hislerden mahrum câhiller gürûhudur.

 


***

 


Mimar Sinan’a, Akif’e, Şemseddin Sâmi’ye, Tatyos Efendi’ye ve daha yüzlercesine gönlünü türbe eden ve bir türbedâr gibi hâtıralarını tâ’zim ile bekleyen aziz Türk milletine binlerce yıldır bilmediği ırkçılığı yakıştıranların, otuz yıldır döktükleri kan üzerinden etnik bir hâkimiyet dönüştürebileceğini zannedenlerin ve bu etnik hâkimiyete çanak tutanların yüzlerce yıl daha anlayamayacakları bir büyük ihâtanın adıdır Türklük...    
Orta Asya’dan Viyana önlerine kadar düşmanlarının sırtında bir tek kılıç izi, bir tek mermi izi bırakmayan bir yiğitliğin, düşene vurmayan, kutsallara savaş açmayan, mahkeme önünde etnik âidiyetine bakmaksızın yalnızca âdâletle hüküm veren bir medeniyetin, devletin en üst makamlarını soy şecerelerine bakmadan ehline teslim eden bir âlicenablığın adıdır Türklük...
Unutulmuş ağıtlara, çâresiz âşıklara, kitabını, yönünü kaybetmiş meczuplara, terk edilmiş çeşmelere, mahzun kabirlere, nisbetsiz kubbelere, kumrusuz, şadırvansız câmilere devâ, gönüllere ve içtimâî sadrımıza şifânın adıdır Türklük...
Zenci Musa’nın esmer yüzü, Mustafa Kemal’in mavi gözleri, Âkif’in dindarlığı, Atsız’ın ırkının şeref taşan efsânelerindeki iftiharı, Ziya Gökalp’in Turancılığı, Hilmi Ziya’nın Avrupalılığı, Cemil Meriç’in kanaviçeleri, Yahya Kemal’in Osmanlılığı, Kemal Tahir’in yerli solculuğu, Koca Yusuf’un gücü, Muharrem Ertaş’ın Anadoluluğu arasındaki zenginliktir Türklük...
Erivan ile Kerkük’ün, Üsküp ile Kırım’ın, Gagavuz ile Bulgaristan’ın, Kıbrıs ile Yunanistan’ın, İran ile Kafkasya’nın arasında, ‘Şol Revan’ da balam kaldı’ ile ‘Aliş’imin kaşları kara’sının, ‘Altın Hızma Mülâyim’ ile ‘Yıldız Dağı’nın, ‘Şu Yalta’dan taş yükledim’ ile ‘Baba bugün dağlar yeşil boyandı’nın, ‘Laleler’ ile ‘Oğlan oğlan kalk gidelim’in, ‘Bir fırtına tuttu bizi’ ile ‘Mağusa Limanı’nın, ‘Kırmızı gülün alı var’ ile ‘Köroğlu’nun arasında hiç susmayan sazın sesidir Türklük...  
Adem’i Rabbinden, insanlığı ise Âdem’den bilen bir kavî imanın adıdır Türklük...
Gölgesinde huzur bulmak isteyene kökü Orta Asya’da, yaprakları Viyana önlerinde bir ulu çınarın adıdır Türklük...
Birkaç tabelâyı kaldırmakla silemeyeceğiniz bir derinliğin adıdır Türklük...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları