Türkçe üstüne...

A+A-
Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

Kızılay’a gitmek için Etlik’ten otobüse bindim. GATA durağında binenlerden genç bir bayan izin isteyerek yanıma oturdu. Konuşmasından yabancı olduğunu anladım. Hemen bir babanın şefkat yüklü sesiyle “Nerelisiniz?” dedim. Genç hanım, “Mısırlıyım. Türkiye’de doktora çalışması yapıyorum” dedi. Sohbetimiz ‘Türkçe’üzerine sürdü. Bir ara “Türklerin İslâm’a ne kadar içten inandıklarını” anlattım. Hatta “Arapların Müslümanlıktan önce taşıdıkları, Müslüman olunca da değiştirmedikleri adları -içlerinde ‘yılan yavrusu’anlamına gelenleri bile- ‘Müslüman adı’ diye, Türklerin çocuklarına koyduğunu” söyledim. Sonra da “Türklerin bunu, İslâm’a ve İslâm Peygamberi’nin mensup olduğu millete duydukları sonsuz saygıdan dolayı yaptıklarını” belirttim. Bu sözlerimi keyifle dinlerken kendisine: “Biz böyle Arapça adlar koyarken sizler İslâm’a hizmet etmiş bir Türk’ün adını çocuklarınıza niçin vermiyorsunuz?” dedim ve yanıtını beklemeden konuşmamı şöyle sürdürdüm: “İslâm’ın koruyucusu olan, İslâm’a ‘Diyâr-ı Rûm’u açan Tuğrul Bey’in, Çağrı Bey’in, Alparslan’ın, Kutalmış’ın, Artuk Bey’in, Belek Gâzi’nin, Kılıçarslan’ın, Saru Saltuk’un, Orhan Bey’in ve diğer Türk gâzilerinin hiçbirinin adını, siz Müslüman Araplar niçin çocuklarınıza koymuyorsunuz?
Bu sorum üzerine genç hanım gözlerimin içine bakarak: ” Çocuklarınıza Arap adları vermenizden mutluluk duyarız; ama biz çocuklarımıza Türk adı koymayız “ dedi ve bir daha da benimle konuşmadı.
Buyrun bakalım! Bu Arap kızına ne demeli?
Aslında diyecek sözümüz yok; kız haklı. Kimse bizi zorlamadı; güle oynaya kullandık Arapçayı! Eleştirdiğimiz bu durum, kültürlerin doğal bir etkileşimi olmaktan çok, biz Türklerin özel gayretiyle oluştu. Arapça dururken Türkçe kitap yazmayı bir ayıp olarak gördük. Türk devlet yöneticileri, Türk bilim insanları, Türk sanatçıları, Arap ve Fars dillerini baş üstünde tuttular. Otağlarında veya evlerinde Türkçeden başka bir dil konuşmadıkları halde, kağanlar, bilginler, sanatçılar Arapça ve Farsça yazdılar. Pek çok Selçuklu ve Osmanlı kağanı, “sultan”, “padişah” diye anılıp; Farsça, Arapça ad ve unvanlar aldılar.
Bu yabancı dillerin etkisi; Fars, Arap kültür sahasına balıklama girişimizle de açıklanabilir. Ancak bu alışkanlığımızı Arap ve Fars coğrafyasından, Anadolu’ya da taşıdık. Farsça’yı edebiyat ve devlet dili olarak Selçuklu başkenti Konya’da tahta oturttuk! Ve Aşık Paşa’nın deyimiyle “Türk diline kimseler bakmaz” oldu...
Aynı durum, Osmanlı’da da bir ölçüde geçerliliğini korudu. Selçuklu kadar olmasa da, pek çok Osmanlı şair ve yazarı, Farsçayı, Arapçayı edebiyat ve bilim dili olarak kullandı. Arapça ve Farsça yazmayanlar da, eserlerini bu iki dilin sözcükleriyle özellikle bezemeyi ‘âlim kişi’ olmanın göstergesi olarak saydılar.
Bu iki dilin egemenliği, değişik konumda, günümüzde de sürmektedir; çoğumuzun taşıdığı adlar genellikle Arapça ve Farsça! Çok açıktır ki; Türkçe dururken, Arapça’nın ‘iman dili’ olması, bu dilin kültürümüzde başköşeye oturmasına neden oldu.
Dün Arapça ve Farsçaya idi yoğun ilgimiz; tıka-basa doldurduk dilimizi o dillerin sözcükleriyle. Şimdi ise çok daha ilginç; ilginçliği doğuracağı felâketin derinliğinde saklı olan bir başka sevdamız var: İngilizce!
Bu yeni sevdamızın peşinden de doludizgin koşmaktayız!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları