Türkiye, Ortadoğu ve Araplar

Altemur KILIÇ

TARİHTEN DERSLER:

Başbakan Erdoğan “açılmaya, açılımlara” doymadı.... “Mavi Marmara” olayı üzerine mi, yoksa, bu bahaneyle İsrail’e vururken, İslâm alemine ve özellikle Arap alemine açılmak istiyor.. Gazze’den dolayı “gaza” geldi: “Kudüs’le Ankara aynıdır” diye başladı “Türk kanı ile, Arap kanı aynıdır” demeye getirdi! Erdoğan, Mehmet Akif’in 1913’de yazdıgı şiirden alıntılar yaptı; “Türk Arapsız yaşayamaz; kim ki yaşar der, delidir/Arabın, Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir” ... Bu şiir 1913’de yazılmış... “Sağ elimizin”, Arapların 1914’den sonra Dünya Savaşında, Lawrence’in İngiliz altınları için, Mehmetçiklerimize neler yaptıkları mâlum! Herhalde İmam Hatip Mezunu Erdoğan’ın da “mâlumu” olması gerekir!
Erdoğan “Arap kanı ile Türk kanı aynıdır” demese idi “zülfü yare” dokunmazdım; ancak eşi Emine Hanım Arap kökenli olduğu için, oğulları Bilal’in, kızları Sümeyye’nin damarlarında, kanlar karışmış olabilir!... Asırlarca birlikte, Araplara göre Türklerin tahakkümü altında yaşadığımıza göre, Türklerle Arapların “birliktelikleri” doğaldı... Ancak, Türklerle Arapların ikisi de Müslüman oldukları halde kanları pek kaynaşmamıştır. “Arap saçı”, “Ne Arabın yüzü, ne Şam’ın şekeri” sözleri bundan dolayıdır. Ama Erdoğan’ın takıldığı, köpeklere  “Arap” adı verilmesi Arapları alçaltıcı değildir... Siyah renklilere, hatta fotoğrafın filmine “Arab” denmesi bu sebepledir!
Popülist, eski deyimiyle, “avamfirip” Başbakan, şimdi de, “Arabizm” Arap-firiplik yapıyor ama dozunu kaçırıyor!

Arabın intikamı
Erdoğan’ın bu dozu kaçmış “açılımı” bana, eski İstanbul’da, Şehzadebaşı’ndaki “Direkler arası tiyatrolarında”, “Otello” Kamil ve Manokyan tarafından oynanan “Arabın İntikamı” piyesini hatırlattı.. Bu aslında Shakespeare’in Otello’su idi. “İntikamcı” Arap da, zenci İyago! Araplar, 600 yıl Türk egemenliği altında yaşamış olmalarını unutamanışlar ve komplekslerinden kurtulamamışlardır!

Zeytindağı romanı
Bu münasebetle Falih Rıfkı Atay’ın, ünlü “Zeytindağı” romanını hatırladım ve tekrar okudum... İkinci Dünya Savaşı esnasında Cemal Paşa’nın, Kudüs yakınındaki Zeytindağı’ndaki karargahında yedek subay olarak görev yapan Falih Rıfkı, İttihat ve Terakki’yi ve liderlerini anlatıyor ama asıl Arapların ihanetinin canlı sahneleri var! Osmanlı İmpatartorluğu’nda, Araplara verilen imtiyazlar, şeyhlerine verilen ödüller ve Arap ülkelerinin imar edilmesine karşılık, Arapların  İngiliz altınları karşılığı ihanetleri ve intikamları!
Osmanlı, ümmetçilik fikriyle egemenliği altındaki ülkeleri müstemleke, halklarını köle saymamıştı.. Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı. Falih Rıfkı’nın sözleriyle; “Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”
Falih Rıfkı devam eder: “Buna rağmen Osmanlının güçsüz duruma düşmesini fırsat bilip hemen İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmışlar ve Osmanlı’yı arkadan vurmuşlardır. Osmanlı’ya karşı görünüşte bağımlı olan Araplar her zaman kendi halifeliklerini istiyordu. Müslüman Araplar arasında Arap Halifeliği hükümeti peşinde olanlar vardı ve 1. Dünya Savaşı çıktığında bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ve İngilizlerin vereceklerini vaadettikleri imtiyazlardan dolayı Osmanlı’ya ihanet etmişlerdi...
Cemal Paşa, Araplar için yaptıklarından pişmandır ve Falih Rıfkı onun şu sözlerini nakleder: “Keşke vazifem buralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi. Anadolu hepimize hınç ve güvensizlikle bakıyordu. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya şimdi kendimiz pişmanlığımızı getiriyoruz. Kumar oynadık ve kaybettik”!
Şimdi “kumarı” kim oynuyor!. Herkese, özellikle Erdoğan’a ve takımına bu roman değil hakikat olan kitabı, eğer okumadılarsa muhakkak okumalarını tavsiye ederim.

Ortadoğu’da Türkiye
Türkiye, Orta Asya, Orta Doğı ve Avrupa ortasında her açıdan, kültür açısından ve jeopolitik açıdan bir köprüdür. Tarihte ve bugün durumunun hem nimetleri hem de belaları olmuştur; bugün belki  her zamankinden fazla.
TC döneminde hükümetler Mustafa Kemal Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes bu anlamda kimsenin piyonu olmadam onurlu ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun dış politika yürütmüşlerdi. Onlardan sonra da Erdoğan’ın “Monşerler” dediği dipolamatlar aynı politikaları hem sahada, hem de Birleşmiş Milletler’de yürüttüler.

Türkiye ve Araplar
Türkiye’nin Irak’ı ve diğer Arap ülkelerini Batı’ya kazandırmak çabaları Orta Doğu politikasında önemli bir değişiklik ifade ediyordu. O zamana kadar yeni Türkiye Cumhuriyeti Batılılaşmak hareketi yüzünden, açıkça sırtını Doğu’ya çevirmişti. Bunun Türkiye’nin Doğu komşularıyla ilişkilerine kültürel ve psikolojik zararı yoktu. Türkler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde I. Dünya Savaşını, özellikle Arapların ihanetlerini unutamıyorlardı.
“Ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü” gibi halk deyişleriyle bölgeden uzak kaldılar. Araplar buna çok kızıyorlardı.
1929 Musul ihtilafı, 1937’deki Hatay sorunu, Türkiye’nin eski topraklarını tekrar ele geçirmek emellerinden kaynaklanmamıştı. Türkiye’nin bu bölgeler üzerinde hak iddia etmesinin sebebi Osmanlı İmparatorluğunu diriltmek emelinden kaynaklanmıyordu. Bu bölgelerde halkın çoğunun Türkler olması ekonomik ve stratejik faktörlerdi. Ancak Araplar bundan endişe ediyorlardı. İngiltere ile Fransa bu kuşkuları körüklüyor, böylelikle Arap Milliyetçiliğinin hedefini kendilerinden Türkiye’ye doğru çeviriyorlardı.
1937’de Sâdâbad Paktı, Atatürk’ün Türkiye’nin sonsuza kadar Doğu komşularına lakayt kalamayacağı düşüncesinden ve Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında bir köprü olabileceği fikrinden doğdu. Ancak Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, Doğu’ya bulaşmak istemiyordu ve bunun için de Orta Doğu’daki önemli değişiklere bigâne kalmayı tercih etti. Onun döneminde Türk hükümetleri, Batıyla ilişkilere önem verirken, coğrafi ve stratejik gerçekleri göremediler ve İran’la işbirliğinin psikolojik ve kültürel zeminini hazırlamadılar.
Türkiye, Birleşmiş Milletler’de Filistin’in bölünmesine karşı oy kullanmıştı. Ancak 29 Mart 1949’da yeni İsrail devletini tanıyan ilk Orta Doğu ülkesi oldu.
Hatta Suriye’de, Türk yanlısı Albay Zaim Devlet Başkanlığına gelince, Türkiye ile yakın ilişkilere giriştiğinde zamanın Türk hükümeti bigâne kaldı. Zaim’i desteklemedi. Gerçi Şam’a Suriye ordusunu iskân etmek için, eski Genelkurmay Başkanlarından Orgeneral Kâzım Orbay Başkanlığında bir askeri heyet gönderildi, ama bu yetersizdi. Sonunda Zaim’in başka bir darbeyle devrilmesi önlenemedi
Bir şey daha var; Arap ülkeleri Türkiye’nin hiç bir davasında Türkiye’yi desteklemediler... Bir de, bizde “Arabın derdi kırmızı pabuç” da derler...
Şimdi eksen kaydırırken bu tarihi gerçekleri hatırlamanın zamanıdır
Bakınız, “Türkiye ve Dünya -Altemur Kılıç - İlk İngilizce baskısı Public Affairs Press -Washington / 2010 Baskısı Akasya Yaınları Ankara”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş