Türkiye’deki “paraleller” ve bekamız

Sadi SOMUNCUOĞLU

Son dönemde tartışılan  “Paralel Devlet”  kavramını, herkes kendine göre yorumluyor. Kimi  “Cemaat” , kimi PKK/KCK, kimi de, AKP “paralel devleti” diye görüyor. Diyelim ki bunlar doğru, peki Türkiye Cumhuriyeti Devletine ne oldu? Yok oldu mu diyeceğiz? Hayır... Sadece,  “Türkiye Cumhuriyeti’nden paralel devletler(!) çıkarıldı”, diyeceğiz. Ortak adları “paralel devlet” , ama amaçları, mücadele metotları ve mahiyetleri birbirinden çok farklı. Bu konuda çok yazılıyor, konuşuluyor, ama bunlar neyin nesi pek bilinmiyor.
Önce birinci paralelden başlayalım: 2002’de kurulan iktidarın ayrılmaz parçalarından biri olarak görünen ve iki yıl öncesine kadar  “kuzu sarması” gibi bir ve bütün olarak ülkeyi yöneten  “ortaklar”  arasına, birdenbire  “kara kedi”  girdi... Belki de  “sen fazla güçlenmeye başladın. Yoksa hesabın patron olmak mı?”  kuşkusu, kavgaya sebep oldu. Kurucu olan, ortağına  “Paralel devlet”  adını taktı, “savaş açtı”. Yetmedi  “darbeci”  dedi, yakasına yapıştı. Bu da yetmedi, MGK’da alınan  “irtica ile mücadele”  kararı çerçevesine yerleştirdi.
İkinci  “paralel” , pek çok mahkeme kararlarına ve uluslararası toplumun resmî kabulüne göre bölücü-ırkçı-terör örgütü PKK/KCK’nın “devletidir.”  Örgüt, terörü, önce vatanımız üzerinde ayrı bir devlet kurmak için başlatmış, ama yenilmiştir. Sonra  “Demokratik Cumhuriyet”  diyerek, ülkeye ortak olma yolunu seçmiştir. Bu amaçla yapılan, Oslo ve İmralı görüşme tutanak ve mutabakatlarındaki yol haritasına göre, bugünlere gelinmiştir. Kısaca; Devletimizin güvenlik güçleri  “alan hakimiyeti”  stratejisini terk edilince, bölücü terör örgütü ovaya, Oslo ve İmralı mutabakatlarındaki “çatışmasızlık”   ve  “özerk yönetim”  şartı da kabul edilince şehirlere inmiştir. “Barış süreci!”  diyebileceğimiz bu dönemde terör örgütü çok büyük kazanç sağlamış, bölgede hakimiyetini artırarak, silahlı güçleri şehirler dahil her yerde kol gezmeye başlamış; terör eylemleri artmış, can-mal güvenliğini ve kamu düzenini tanımamış, etnik temizlik yaparak, “5 bölgede özerk” yönetim kurduğunu ilân etmiştir.
Bu tabloya karşı İktidar, müzakerelerin devamı için “kamu güvenliğinin işlemesini, PKK/KCK teröristlerinin silah bırakmasını ve sınır dışına çıkmasını”  şart koşmuş ve beklemeye geçmiştir. Bu şartları kabul etmeyen bölücü-ırkçı terör örgütü ise eylemleri sürdürmekte ve devlet (!) organlarını inşaaya devam etmektedir.
Üçüncü  “paralel devlet” , iktidar partisine aittir. Geçen 12 yıl zarfında devleti, kendi kurum ve kurallarıyla değil de, arka planda çalışan, gayri mesul kişiler ve bazı cemaatlerden oluşan ekiplerle yöneten yapının adıdır. Çünkü, onlara göre;  “dönüştürülmek”  istenen devletin mevzuatı, kadroları ve kuralları engelleyici olacağı için, güvenilemez. Amacın; 1923’de kurulan millî (ulus) ve üniter Devletin, çok ortaklı/ çok etnikli (ırklı) bir yapıya kavuşturularak, Türkiye’nin büyütülmesi olduğu iddia edilmektedir.
Tam bu noktada Büyük Ortadoğu ve Genişletilmiş Afrika Projesi (BOP)’ni hatırlamalıyız. Tabiî, “Bize BOP’un Eş başkanlığı görevi verildi”  sözünü de.. Aslında Türkiye bu ifadeyi, tam olarak doğru anlamadı. “Afrika’nın kuzeyinden Afganistan’a kadar uzanan Müslüman ülkelerin 25’e bölünmesi görevini, bu ülkenin Başbakanı niçin üstlensin?”  denildi. Ama, “Türkiye’nin büyütülmesi(!)”  hedefinin sırrı buradaydı. Bize göre şöyle düşünülmüş olabilir: Irak, Suriye, Mısır, Sudan, Libya, Yemen vb. ülkeler bölününce, burada ortaya çıkacak, bize yakın gruplarla (meselâ İhvan hizipleri gibi) bir bütünleşmeye gidebiliriz. Projenin sahibi emperyalistler, madem bu ülkeleri bölecekler, biz de görev alıp bu fırsattan yararlanıp, bir Müslüman Devletleri organizasyonu meydana getirsek kötü mü olur? Bu hesapla bazı somut adımların atıldığı basında yer aldı. Mesela; Mısır’da Mursi’ye 2 milyar dolar verildiği, Libya’da Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil’e elden, taksitler halinde 300 milyon dolar yardım yapıldığı, bütün dünyaya duyuruldu. Suriye ve Yemen’de çatışan gruplara silah gönderildiği, yerli ve yabancı basında yoğun şekilde yazıldı.
Zaten Davutoğlu da,  “Stratejik Derinlik”  kitabında, mealen şöyle demiyor muydu?  “Büyük devletlerle çatışmak yerine, onlarla birlikte olup, ortaya çıkacak fırsatlardan yararlanıp çıkarlarımızı korumak ve genişletmek çok daha doğrudur.”  Gelinen noktada hayaller uçtu, acı gerçekler kaldı.
Bu genelde doğru gibi görünen, özelde tehlikeli bir maceradan başka bir şey olmayan siyasetin sonucunu görmek için; Libya, Yemen, Mısır, Suriye, Irak, S. Arabistan gibi ülkelerle ilişkilerimizin ne hale geldiğine bakmalıyız.  
Bu macera siyasetinin daha ağır faturası şudur. Çok ortaklı devlet kurarak büyüyeceğiz deniliyor. İyi de, bunun için Türk Milletinin; millî-üniter devlet yapısından vazgeçmesi, egemenliği, vatanı ve milleti bölüşmesi gerekiyor. Böyle bir bölüşme ise iç savaş tuzağına düşmek, yıkım ya da yok olmak demektir. İşte Suriye ve Irak.
Bu büyük bunalımdan çıkmak için İktidar; millî-üniter devlete sahip çıkmayı, Türk Milletinin adını anayasadan çıkarmayı,  “paralel devleti”, özellikle PKK/KCK belasını, yeniden gözden geçirmelidir.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş