'Türklerin Tarihi'...

A+A-
Servet KABAKLI

Aziz gönüldaşlarım, yazımın başlığını taşıyan ve bir Fransız profesör tarafından yazılan bir kitabı dikkatle okudum. Eserin alt başlığında “Pasifik’ten Akdeniz’e 200 Yıl” ifadesi yer alıyor. Yazar bu orta boy 500 sayfayı aşkın eserinde biz Türklerin ilk atalarımızdan bugüne kadarki tarihimizi çok kısa bir özet hâlinde takdim ediyor.
Eseri okudukça ve kitabın sonlarına doğru yaklaştıkça içimden hep “Niye bizim Türk tarihçilerimiz zahmet edip de tarihimizi akıcı, sık sık ara başlıklar konulmuş, sanki devamında acaba ne olacak diye sayfaların çevrildiği bir roman tarzında yazmazlar?” sorusu zihnime takıldı durdu. Gerçi  “Türklerin Tarihi” kitabının yazarı Jean-Paul Roux’nun elinden geldiğince tarafsız kalmaya dikkat ettiği besbelli. Kendisinin bizlere saygı ve sevgisi olduğu da satır aralarında seziliyor. Fakat bir Fransız’dan bir Türk’ün hassasiyetini beklemek hiç mümkün mü? Türk tarihi konusunda bir Fransız, hiç Türk kadar hassasiyet gösterebilir mi? Böylesi bir duyguyu ondan beklemek yanlış olmaz mı? İşte o yüzden bizim “Türk tarihçilerimize ne oluyor?”  sorusunu kitap boyunca kendime sürekli sordum durdum.
 İstiyorum ki kendi Türk tarihçilerimiz, “Aman yanlış bir şey yazarım da meslektaşlarım beni rezil ederler” korkusunu üzerlerinden atsınlar. Arşive kapanıp kalmış, dünyadan el etek çekmiş, tarihin içine gömülüp gitmiş, mazide yaşayan insanlar olmaktan sıyrılsınlar. İşi amatörlere, heyecanlı kimselere bırakmak yerine, bu Fransız yazarın yazdığı kitabın bir benzerini, fakat ondan kat be kat daha güzelini, enfes bir Türkçe ile ortaya koysunlar. Ortaya koysunlar ki tâ Pasifik Okyanus’undan Paris ve Roma yakınlarına kadar, Hindistan ve Çin’den Japonya ve daha ötelerine, kısacası dünyanın Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına hükmetmiş olan atalarımızı gençlerimiz yakından tanısın, beğensin ve onların şan ve zaferlerinden manevî güç alarak geleceğe umutla baksınlar.

Ah Yaşayan Türkçemiz, vah uydurukça!..
Fransız tarihçinin Müslüman Türk hassasiyetinden yoksun olmasına rağmen, oldukça tarafsız bir gözle yazılmış intibaı veren bu eserini çevirenler, maalesef yazarın gösterdiği kadar olsun dikkatli ve itinalı bir tercüme yapmamışlar. O yüzden de kitabın pek çok yerinde kopukluklar, belirsizlikler ve kapalılıklara rastlıyoruz. Bazı cümleler, bazı çok önemli noktalar çok bulanık ve o yerleri kırk kere okusanız hiçbir şey anlamıyorsunuz.
Üstelik eser uyduruk bir dille çevrilmiş ve okurken insanın canı sıkılıyor. Bu uydurukçulukta o kadar ileri gidilmiş ki meselâ bir  “karşın” kelimesi hem “rağmen” kelimesinin yerine kullanılmış, hem de “Buna mukabil, buna karşılık” ifadelerinin yerine. Böyle bir karıştırmanın Türk dilinin akıcılığını ve güzelliğini nasıl bozduğunu ve okurun keyfini kaçırdığını tabiî ki tahmin edersiniz. Sanki “sebep” demek suçmuş gibi hep  “neden” kullanılırken, aynı cümlede veya arka arkaya gelen cümlelerde habire “neden” denilmiş durulmuş.
Mütercimlerin bir başka dikkatsizliği ise beni tam anlamıyla kahretti. Batılılar elbette Peygamberimiz Efendimiz’den bahsederken sadece adını yazar ve başına bir saygı ifadesi koymazlar. Fakat tercüme edenlerin o mübarek ismin önüne bir “Hazreti” veya onun kısaltılmışı olan “Hz.” ifadesini koymamaları apaçık bir hürmetsizliktir ve bu ihmal ayrıca Müslüman Türk okuyucuya karşı da yapılmış olan bir saygısızlıktır.
Peygamberimiz Efendimizin adı geçtiğinde Hz. ifadesini ilâve etmeyi çok gören mütercimlerimiz, Rusların son yüzyıllarda Türk topraklarını “işgal” veya “istilâ” etmelerini ise  “fethettiler”, “fetihler yaptılar” diye tercüme etmişler. Bizim İslâm Türk geleneğinde “fethi” bizler yaparız, onun için bir “Fâtih”imiz vardır. Düşmanlarsa, ancak “işgal, istilâ” veya “zapt” ederler.

‘Sin-kiang’ değil Doğu Türkistan...
Aynı hassasiyetsizlik “Doğu Türkistan”  konusunda da göze batıyor. Fransız tarihçi, Çinlilerin ağzıyla hep “Sin-kiang” yazmış diye, mütercimler de o kelimeyi öylece bırakıyor ve burasının bizim ata yurdumuz ve öz diyarımız “Doğu Türkistan” olduğunu vurgulama ihtiyacını hiç duymuyorlar.
Kitap öylesine savruk, öylesine itinasız ve öylesine emeksiz çevrilmiş ki mütercimler yer ve şahıs isimleri için bir ansiklopediye bakmak zahmetine bile katlanmadan Fransızcasını olduğu gibi aktarıvermişler. Meselâ Mahaçkale yerine Makhaçkale yazmak gibi nispeten affedilir hataların yanında, İbnülesir veya İbn el-Esir şeklinde yazılması gereken bir ismi İbn el-Atir yazmak, bildiğimiz Mutezile’yi Mutezileizm olarak sunmak, Hürmüz yerine Ormuz Boğazı, Urfa yerine Edesse yazmak gibi hiç de mazur görülmeyecek hatalar da yer alıyor. Hele hele Şeyh Sünûsî gibi bizim yakın tarihimizde önemli rol oynamış olan birini bilmemek ve bunu Sennousis diye yazmak ise doğrusu okuyanı hayrete düşürüyor. Yazarın “kilise” veya “kiliseler” şeklinde kullandığı ifadeler de, her yerde o manaya değil, aksine “din” veya “mezhep” anlamına geldiği metnin akışından anlaşılırken, buna dahi dikkat edilmemesi pek bağışlanacak bir yanlış değil. Ya “Türbelerin hacılarla dolup taşması” gibi garipliklere ne demeli? Hac İslâm’da ancak bir yere yapılır. Türbeler ise sadece ziyaret edilir.
Dahası bu tarihçi Fransız olduğu ve bu yüzden de Ermenilerin bir asırdır sürdürdükleri propagandanın etkisinde kaldığı için, kendisinin “soykırım”dan bahsetmesi belki anlaşılabilir, fakat mütercimlerin bu iddiaya karşı en ufak bir not bile düşmeden aktarmaları bağışlanamaz. Eserin bazı yerlerine ister istemez bazı notların konulması ve yazarın yanıldığı noktaların mutlaka belirtilmesi gerekirdi. Dileriz yeni baskıda eser baştan sona yeniden tercüme ettirilir de bu tür hatalar düzeltilir ve okuyuculara ondan sonra sunulur.

Türk Tarihi’ni Türk tarihçiler yazmalı...

Benim bu yazıda maksadım, söz konusu eseri tanıtmaktan ziyade, kendi tarihçilerimize bu kitabı incelemelerini ve ondan daha güzelini yazmalarını hatırlatmak... İnanıyorum ki Türk Tarihi hususunda uzmanlaşmış tarihçilerimiz arasından böyle bir eser yazacak cesarette âlimlerimiz çıkacaktır. Çok şükür Osmanlı tarihi konusunda elimizde cilt cilt eserler var, kısa Osmanlı tarihleri de var. Fakat yeryüzüne dünden bugüne dağılmış bütün Türkleri, yukarıdaki eser gibi, topluca anlatan, hangi yüzyılda hangi yerlerde Türk devletleri olduğunu gözler önüne seren el kitabı mahiyetinde eserlerimiz pek yok.
Aziz tarihçi dostlarım ve tarihçi büyüklerim, sizlerden bu konuya eğilmenizi, halkın ve özellikle gençliğin rahatça, hatta bir roman tadında zevkle okuyabileceği kitaplar kaleme almanızı istirham ediyorum. Yazacağınız bu tarih kitaplarında asla hamasete yer vermemenizi, aksine hadiseleri tarafsız bir gözle olduğu gibi aktarmanızı bekliyorum. Çünkü o zaman  “dünyanın en çok devlet kuran ve dünyada kendi devletini en çok yıkan”  biz Türklerin hem üstün yanlarını, hem de eksik taraflarını rahatça görürüz ve tarihten daha iyi ibret almasını biliriz.
Yazımı Fransız tarihçinin şu sözleriyle bitiriyorum:
 “İki bin yıl boyunca Türklerin dehalarına pek çok kez tanık olduk, Pasifik Okyanusundan Akdeniz’e kadar varlıklarını sürdürdüler. Eğer geçmiş geleceğin garantisiyse Türklerden çok şey beklenebilir.”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları