Türklük güneşi; Ali Şir Nevai...

Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

Kuşkusuz, pek çok şair güzel şiir yazar. Ne var ki, çağının dilini kullanmadaki ustalığı ve dile verdiği önem şiirinin temasıyla yoğrulmuşsa, o şair çağını da aşar; yüzyıllarca yaşar... İşte Ali Şir Nevai de öyle bir şairdir; tıpkı Fuzuli gibi...
Doğu Türkçesi’nin tüm güzel söyleyişlerini kişiliğinde toplayan Nevai, 1441 yılında Herat’ta doğdu. Babası, Kiçkine Bahadır veya Kiçkine Bahşi diye anılan Gıyasettin Kiçkine’dir. Nevai, bir devlet adamı olan babasının durumu gereği, küçük yaşta doğduğu yerden ayrılıp, Irak’a gitti. Çocukluk dönemi Irak’ta geçti. Babasının ölümü üzerine, Ebü’l Kasım Babür’ün himayesinde iyi bir eğitim gördü. Meşhed, Semerkand gibi devrin önemli bilim ve kültür merkezlerinde yetişti. 
Nevai’nin bahtı, çocukluk ve okul arkadaşı olan Hüseyin Baykara’nın Horasan Hânı olmasıyla açıldı. Baykara, Nevai’ye yüksek devlet görevleri verdi. Hüseyin Baykara, Nevai için öyle fermanlar yayımladı ki; bu fermanlar, büyük şairin etki gücünü ve üstün yeteneklerini gösteriyordu. Nitekim Baykara, yayımladığı fermanıyla; “Ali Şir Nevai’ye gösterilecek saygının kendisine gösterilmiş sayılacağını” ilan etti. 
 Sultan Baykara’nın çevresinde, Nevai’nin öncülüğünde toplanan sohbet meclislerinde sanat daha bir incelir; fikir daha bir derinleşirdi. Zaten Herad kenti mevcut durumuyla böylesine yararlı bir çalışmaya da çoktan hazırdı. Çünkü, Molla Cami gibi büyük bir bilgin sanatçı, Hatifi gibi kuvvetli bir şair, Devletşah gibi tanınmış ’tezkireci’Herad’ın kültür ve sanat kaynakları olarak ortadaydı... Ve bu güzel ortamda, Nevai, Doğu Türkçesi’ni gerçekten şaha kaldırdı. Öyle bir çığır açtı ki, şiirlerinde kullandığı dil, “Nevai Dili” olarak edebiyatımızda yer aldı. 
Nevai, sadece kültür ve sanat alanında değil; Sultan Hüseyin Baykara’nın adeta bir ‘Başbakanı’ olarak Herad kentini, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, hastanelerle donattı. Bu durumuyla da, sadece meclislerde şiir okuyan bir şair değil; çalışkan bir devlet adamı olduğunu da gösterdi. Ali Şir Nevai gerçekten Türkçe’nin sevdalısı idi. Türkçe üzerine çok titizdi. Ancak, bu titizliği yanında, halkın anlayamayacağı bir dil politikası da gütmedi. Türklerin anladığı Arapça ve Farsça kelimeleri de eserlerinde kullanarak, Türkçe’nin büyüklüğünü göstermeye çalıştı. Verimli bir şairdi. Dördü Türkçe, biri Farsça beş divan düzenledi. Türk edebiyatında beş mesnevi yazan ilk şair olarak tarihe geçti. Dahası, beş ile yetinmeyip, altıncı mesnevisini de yazdı. Nevai, sadece şiir dalında değil; diğer edebi dallarda da eserler verdi; bilimlik çalışmalarda bulundu. Eserlerinin toplamı otuzu aştı...
Ve Farsça’ya meydan okudu!
Nevai’de Türklük şuuru çok güçlüydü. Türk milletinin büyüklüğünü ve Türkçe’nin yüceliğini çok iyi biliyordu. 15. yüzyılda Farsça’nın ’edebiyat dili’olmasına hayret ediyordu. Hayret etmekten de öte, Farsça’nın Türkçe karşısında zayıf olduğunu açıkça haykırıyordu. Muhakemetü’l Lügateyn adlı eserinde, Farsça’ya adeta meydan okudu. Bu eserinde saydığı yüz kadar Türkçe fiilin Farsça karşılığı olmadığını ispat ederek; Türkçe’nin Farsça karşısındaki üstünlüğüne ait bir ulu gerçeği gözler önüne serdi. Büyük şair kitabında şöyle diyordu:
“Türk’ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir söylemeye özeniyorlar. Gerçekten bir insan iyi ve derin düşünse, Türkçe’de bunca zenginlik dururken, bu dilde şiir söylemenin, hüner göstermenin daha yerinde ve kolay olacağını anlar...” 
Ali Şir Nevai, fikirleriyle pek çok konuda öncülük etti. Örnek olarak; Mecalisü’n-Nefais adlı eseriyle, ilk kez Türk edebiyatında “Şairler Tezkiresi” çığırını açtı.
Nevai, Türklüğün bir bütün olduğunu biliyordu. Türk milletinin çocuklarının ayrı coğrafyalarda bulunması, onun gönlünde hiçbir olumsuz etki yapmıyordu. O çağda, Avrupa karşısında adeta bir ’Uç Beyi’ olan Batı Türklerinin devleti Osmanlı’ya sevgiyle bakıyordu. Bu sevgi ve bu gönül bağıdır ki; yazdığı şiirleri Bizans Fatihi Sultan Mehmet Han’a gönderiyordu. Ulu Türkeli-Türkistan’ın Türklük güneşi Ali Şir Nevai’nin bu hareketi, Türk birliğinin, Türkler arasındaki gönül bağının coğrafya tanımadığı gerçeğini de ifade ediyordu.
Bu büyük Türk şairi, 3 Ocak 1501 yılında Herad’da sonsuzluğa göçtü.
Yazımızı, Muhakemetü’l Lugateyn’den onun sözleriyle bitirelim:
“Ana dilim üzerine düşünmeye koyuldum... Türkçe’nin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü. (...) Zannedilmesin ki; benim Türkçe’yi övüşüm Türk olduğumdan ve tabiatımın Türkçe sözlere alışmasından ve Farisi bilmeyişimdendir. Aslında Farisi’yi öğrenmekte hiç kimse benim kadar gayret sarf etmemiş ve bu dilin doğrusunu, yanlışını benim kadar öğrenmemiştir.” 
Nevai, dünya durdukça hiç unutulmayacak; Türk gönüllerde hep yaşayacak!
(İLİŞTİRİ: Türk milletinin çok değerli evladı Sami Yavrucuk ağabeyim ve Irak Türk’ünün ‘çelik yeleği’ Sadun Köprülü kardeşim sonsuzluğa göçtü... Durakları uçmak olsun.)
Esen kalın efendim.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş