Türk’ü tanımama hastalığı!..

Sadi SOMUNCUOĞLU

Garip bir yazı başlığı değil mi? Maalesef doğru. Ama, tanımama hastalığı da, maalesef doğru! Bu doğrular sebebiyle, Cumhurbaşkanı seçiminden sonra KCK/PKK örgütünün gündemi yine terördü. Bölgenin altı üstüne getirildi... Yine yürekleri yakan şehit cenazeleri toprağa verildi... Devletimize meydan okundu. Bunlar Ankara’nın gündeminde yoktu. Memleket huzur, birlik ve bütünlük içindeymiş, her şey yolundaymış gibi nutuk üstüne nutuk çekildi. Sanki ilk defa Cumhurbaşkanı yemin ediyor, görev devir teslimi yapılıyor gibi, “şova dönüştürülen”, şaşaalı, otoriter ülke manzaraları yaşandı. Buna da  “Yeni Türkiye” denildi.

Erdoğan’ın irat ettiği nutuklarda, istismar ve yanlışlar bir yana, doğrusu hamaset mükemmeldi. Keşke dedik, icraat da, bunun çeyreği kadar olsaydı. Ama, Türk Milletinin meşhur saflığından bilistifade, söz başka, icraat başkaydı.
İstismar ve yanlışlar bir değil ki...
Erdoğan hafta boyunca yaptığı konuşmalarda, bir defa  “Türk Milleti”  dedi, şaşırttı. Onun dışında adı olmayan “milletimiz” (36 etnik grup) söylemi, şimdi “sosyolojik” sıfatı kazandırılarak 
gırla gitti. Bu “sosyolojik” icadından sonra Erdoğan gençlere; “Sizler, Sultan Alparslan’dan... Ulu Hakan Abdülhamit Han’a, Gazi Mustafa Kemal’den Menderes’e, Özal’dan, Erbakan’a kadar uzanan bir kutlu davanın kahraman neferlerisiniz” diyor. Federasyon diyen Özal ile çok hukuklu devlet (Adil Düzen) diyen Erbakan,  “kutlu davanın!” örnekleri olabilir. Ama, iki ünlü Sultan ve Devletimizin kurucusu Atatürk asla... Bakınız Sultan Alparslan ne diyor;  “Biz, bidat bilmeyen temiz Müslümanlarız. Bunun için Allah halis Türkleri aziz kıldı.” Ulu Hakan Abdülhamit Han  ise, Anayasaya her dili koyalım diyen Sadrazam Mithat Paşa’yı çağırtıp, şu uyarıda bulunur:  “Bilmeliydiler ki Paşa, nasıl Kur’an-ı Kerim’i Arapça okumaktan vazgeçmezsem, devletimin toprakları üzerinde de, Türkçe konuşulmasından ve Türk lisanından başkasını kabul edemem. Böyle bir maddenin yer alacağı Kanun-u Esasi’yi bana getirmeyin.”  Yine Ulu Hakan, “Bir hükümdar için lazım olan şey, memleketin yararıdır. Eğer bu yarar anayasanın ilanında ise, o da yapılıyor. Fakat iyi uygulanır mı, Türk’ün yararı saklı kalır mı, burasını kestiremiyorum”  düşüncesiyle Kanun-u Esasi’de, Osmanlı Türk Devletinin milli ve merkezi kimliğini şöyle inşaa ettiriyor: “Madde 1. Osmanlı devleti, ülkesiyle bir bütündür, hiçbir gerekçeyle bölünemez. Md 2. Osmanlı Devleti’nin başşehri İstanbul’dur. Md 8. Osmanlı Devleti’nin uyruğunda bulunanlara “Osmanlı” denir. Md 17. Yasa önünde bütün Osmanlılar eşittir. Kişilerin, din ve mezhebine bakılmaksızın vatana karşı aynı hak ve ödevleri vardır. Md 18. Devlet memuru olabilmek için “devletin resmi dili” Türkçeyi bilmek şarttır. Md 57. Mecliste müzakerelerin dili Türkçedir. Md 68. Türkçe bilmeyen milletvekili olamaz.” 
Alparslan ve Abdülhamit, Türk Milletini, medeniyetini ve Devletini tanıyor, yaşatmaya ve yüceltmeye çalışıyor. Bu haliyle  “Kutlu davaya!”  örnek olabilirler mi?
Bir başka örnek:  “İlk Meclisteki muhteva tam anlamıyla bir Türkiye manzarasıydı, orada Türkler vardı, Kürtler vardı, Araplar vardı, Çerkezler vardı, Gürcüler vardı, Arnavut vardı, Boşnak vardı, Roman vardı, orada Sünniler vardı, Aleviler de vardı...bütün farklılıklar ret edildi, etnik kökenler, diller, inançlar, değerler ret edildi,...Ret, inkar, asimilasyon, bu tür politikalar geliştirildi...”   
Bireyler olarak, 1876 Osmanlı Meclisinde ve bütün TBMM’lerde de durum böyledir. Türk Milletinin ayrılmaz uzuvları olan vatandaşlarımız, köken farkı gözetilmeksizin, devlet ve kanun önünde eşit ve şerefli bireylerdir. Esasen gelişmiş bütün ülkeler böyledir. Ama Erdoğan, bireylerin eşitliğinden değil, Türk’ü de dahil ettiği etnisitelerin eşitliğinden bahsediyor. Bu, devlete ortaklıkta eşitlik demektir. Alman, Fransız, Rus, Amerikan, Yunan gibi milletler ve devletlerin bünyesindeki farklı etnisiteler, onların bir millet ve devlet olmasına mani değil, ama bize mani? Milleti, ırklara ve mezheplere göre ayırıp, devlete ortak yapma kışkırtmasıyla iç çatışmaya sürüklemek, emperyalizmin değişmeyen yoludur. Hastalık buradadır.
Bir zihniyet: Erdoğan; “Elimi uzatıyorum... sadece şahsım için yapmıyorum, Partim adına, Hükümetim adına, lideri olduğum hareket adına elimi tekrar uzatıyorum. Diyorum ki, biz sizi çok iyi anlıyoruz... Bizi izleyen milletime sesleniyorum; sizin de bizi anlamanızı istiyoruz....”  Bir daha okuyunuz,  “biz”  kim,  “siz”  kim, kimler birbirini anlayacakmış?
Bir iddia: Erdoğan, “AKP sınırları aşarak yurt dışındaki Türklere, Türkmenlere, tüm dost ve mazlumlara, kardeşlerimize ulaşan bir partidir.”  Açık kapı siyaseti gereğince iktidar, Nijerya, Sudan, Somali, Suriye, Irak gibi ülkelerden gelen, cani, terörist, kanun kaçağı, casus demeden her gelene kucak açıyor. Ama kapı Türkmenlere kapalı. Neden?
Osmanlı Hanedanından Sabiha Sultan ne güzel söylemiş, diyor ki;  “Bugün Cumhuriyet kurulmuş, ailemiz vazifesini yapıp geçmiştir. İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ündü, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır. Devlet aynıdır. Rejim değiştiği için isim değişmiştir.” Anlayana...
Özetle, hastalık yeni mevzi kazanmış 
vesselam!..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş