Ümmîlik ve Ümmî Müslümanlığı...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Semseddin Sami “Kamûs-ı Türkî”de ümmî kelimesini “Anasından nasıl doğmuşsa öyle kalıp okuma yazma bilmeyen, okumamış” diye açıkladıktan sonra meâlen şu bilgiyi ilâve ediyor:  “Ümmî ile câhil arasında çok fark vardır. Ümmî yalnız okuyup yazma bilmeyendir; câhil ise okuyup yazma bilse de bir şey bilmeyen kimsedir.”
Görülüyor ki ümmî, okuma yazma bilmeyen demektir. Lakin her okuma yazma bilmeyen de câhil değildir. Aksine, dünya nizamına yön veren nice ümmî zevat vardır. Aynı şekilde, en muttaki ve en muhlis müminler de yine ümmîler arasından çıkmıştır. Bu sebepledir ki  “ümmî” denilince benim aklıma ilk gelen ümmî Müslümanlığı olmaktadır.
Anadolu’da İslâm’ın sevilip yerleşmesinde en büyük pay  “Ümmî benim, Yunus benim” diyen Yunus Emre’ye âit değil midir?
Bundan altmış-yetmiş yıl önce, ümmî ana-baba namaz kılarken etrafında küçük-büyük herkesin diz çökerek bir ibadet huşûu içinde bekleşmelerindeki ihlâs ve terbiye ile bugünkü yüksek tahsilli ana-babaların, bir tarafta televizyon, öbür tarafta teyp, futbol maçı seyreden, pop müziği dinleyen ev halkının gürültü ve patırtısı içinde namaz kılıyoruz diye yaptıkları mekanik hareketlerdeki taklit ve samimiyetsizlik mukayese edilebilir mi?
Kadınların çarşafsız çarşıya çıkmalarının günah olduğunu duyan, mahkeme için ilçeye gitme mecburiyeti doğunca da yorgan çarşafına bürünerek yola koyulan Anadolu kadınının örtünme konusunda gösterdiği ihlâs ve samimiyet, acaba tesettür defilelerinden seçtiği kıyafetlerle çarşıda pazarda dolaşan çağdaş Müslüman bayanlarda var mıdır?
Mevlânâ’nın “Mesnevî”de naklettiği şu hikâye ümmî Müslümanlığı derken anlatmak istediğimiz ihlas ve samimiyeti sanırım biraz daha somutlaştıracaktır:
İhlâs sahibi birisi mescide giderken baktı ki halk mescitten çıkıyor. “Cemaat dağıldı mı ki herkes, acele acele mescitten çıkıyor?” diye sordu. Birisi “Peygamber, cemaatle namazını edâ etti, çoktan duâsını bile bitirdi. Ey ham adam, nereye gidiyorsun? Peygamber, çoktan selam verdi” dedi. Adam bir ‘âh’ çekti ki âhının dumanı göründü. Bir vâh etti ki gönlünden kan kokusu geldi. Cemaatten biri “Sen bu ‘âh’ı bana ver, ben o namazı sana bağışlayayım” dedi. Adam, “verdim, namazı da kabul ettim” dedi. Öbürü o “âh”ı o yüzlerce niyazı aldı. Gece rüyasında hâtif ona  “Sen âb-ı hayatı, derde derman olan ameli aldın” dedi.
Hikâyede çok güzel ifade edildiği üzere Müslümanlık “şekil”den ziyade bir  “ruh”tur. “Şekil”in öne çıktığı her alanda ruh yani öz çürür, yok olur. Ruhsuz bedenin kısa sürede kokuşması gibi özden uzaklaşan inanç sistemleri de bir müddet sonra bozulur, çöker. Feryadımız böyle bir çöküşe tanıklık ediyor olmamızdan dolayıdır...
Yanlış anlaşılmasın, okuma yazmayı yermek gibi bir niyetimiz olamaz. Demek istiyoruz ki tahsil arttıkça ümmî samimiyeti azalmasın... Bizce, kurtuluşumuz ümmî aydınların sayısının artmasına bağlıdır. Dolayısıyla, gönlümüz çağdaş Müslümanlıktan değil, ümmî Müslümanlıktan yanadır...
Son söz şairin:
“Namaz kıl; alnın secdeden kalkmasın, zekât ver, oruç tut,//Câmi yaptır, umreyi hiç kaçırma ve her yıl hacca git.//Gâvurlaşan hâle bakıp gözyaşı dökmüyorsan eğer//Var bu ibadetlerini hep uçurumdan aşağı it.” Limüellifihî

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları