Uranyum takasında "Bölgesel düzen politikası"

A+A-
Sadi SOMUNCUOĞLU

Türkiye ve Brezilya uranyum takasında Batı ile İran arasında gönüllü arabuluculuğa soyundu. İran’la 17 Mayıs’ta  “Tahran mutabakatı”  imzalandı. Buna göre İran, elindeki  %3.5 zenginleştirilmiş 1200 kg. uranyumu verecek, karşılığında nükleer santrallerinin yakıt ihtiyacı için %20 zenginleştirilmiş aynı miktarda uranyum alacaktı. Böylece İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarına son verilmiş, atom bombası yapması önlenmiş oluyordu.   Mutabakatın özünün de bu olması gerekiyordu.
Anlaşmanın imzalandığı duyurulunca, geniş bir memnuniyet uyandırdı. Ancak bu memnuniyet kısa sürdü, çünkü İran  “uranyum zenginleştirme çalışmalarına devam edeceğini” açıklayıverdi.  
Bir sene önce reddettiği bu takası İran, şimdi niçin kabul ediyordu? Geçen sene Rusya ve Çin, ABD’nin yanında değildi, ama şimdi ABD bu iki ülkeyi ikna etmiş, Güvenlik Konseyi yaptırımlar için karar almıştı. İşin şakası yoktu. Tam bu sırada devreye Türkiye ve Brezilya girdi. İran sakıncası olmayan Tahran Mutabakatı’nı imzalamakla, Rusya ve Çin’i yanına çekebileceğini, Konseyin daimi 5 üyesinin ittifakını çözebileceğini düşündü. Ancak bu manevra tutmadı, Konseyin 5 daimi üyesi yeni yaptırımları gündeme getireceğini açıkladı. 
Bu süreçte Türkiye, ABD ve diğer ilgilileri devamlı bilgilendirmiş. Ama   arada ciddi bir algılama farkı olduğu görülüyor. Bu gerçek ABD ile karşı karşıya gelmemizle su yüzüne çıktı. Davutoğlu aceleyle  “İran’a baskı ve yaptırımlar için gerekçe kalmadı”  ifadesiyle, Türkiye’yi bağlarken, ABD  bu anlaşma Güvenlik Konseyi şartlarını karşılamıyor değerlendirmesini yapıyordu.
Milli menfaatlerimize tehdit
İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını Türkiye istemiyor. Nükleer enerjinin barışçı amaçlarla kullanmasını her vesileyle savunuyor. Bu noktada Batı ile görüş birliği içinde olduğumuz açıktır. Eğer bir gün İran nükleer silaha sahip olursa, bu bizim milli çıkarlarımıza ciddi bir tehdit oluşturacaktır. Bu birinci tespit. Bir de ikinci tespit var. O da; eğer ABD İran’a güçle müdahale eder, İran büyük bir yıkıma uğrarsa, elbette bu bize ve bölgeye de ağır zarar verir. Türkiye buna razı olmamalıdır.
Ancak unutmayalım ki, Türkiye’nin de yer aldığı bir Büyük Orta Doğu Projesi var. Bunu Erdoğan  “BOP Projesinde bize de Eşbaşkanlık görevi verildi”  diyerek doğruluyor. BOP’un resmi haritasında bölünecek 25 Müslüman ülke arasında Türkiye de bulunduğu halde. Aynı haritaya göre, İran ve Irak da bölünecek ülkelerdendir.
Bu dehşet verici tabloya baktığımızda, karşımıza izahını yapamadığımız bir durum çıkıyor. Irak, askeri güçle  “demokratikleştirilip”  bölündü. Bu kanlı sürece destek verdik, bölücü Barzani ile işbirliği halindeyiz.
PKK terörü ve AB ikili kıskacıyla Türkiye de  “demokratikleştirilip” bölünmek isteniyor. İktidar  “Demokratikleşmeyi”  ısrarla savunuyor. Sıra İran’ın bölünmesine gelince, buna karşı çıkılıyor. Neden...neden...neden...?
Terörden sonra
diplomaside de model olmak
Bu garip gelişmeleri belki de Davutoğlu’nun  “Bölgesel Düzen Politikası”  ile izah edebiliriz. Bakanımız  “Forum İstanbul 2010”  konferansında şöyle buyuruyor: 
“Gücümüz yeter veya yetmez, her krizi engellemeye çalışacağız. Barışı tehdit eden her çatışmayı durdurmaya, her çatışma potansiyelini gidermeye çalışacağız. Türkiye’nin bölgesel düzen politikası budur. Masaya oturulacaksa, masaya oturanlar, kuranlar arasında yer alacağız.”
Şu modele bakınız,  “her krizi, her çatışmayı” ve “her çatışma potansiyelini gidermeyi”  görev biliyor. Belaya talipler. Sanki Türkiye’den değil, başkalarından sorumlular. Bölücü terör tepemize çıkmış, ülke kuşatılmış, emperyalizm kanımıza girmiş, evimiz yanıyor seyrediyoruz. 
Rabbim, aklımıza mukayyet ol,
Milletimizi koru! 

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları