Uzlaşmanın temeli...

A+A-
Rauf DENKTAŞ
Talat-Hristofyas görüşmeleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve halkı için, gereksiz ve vahim bir taviz çizgisinden başlamıştır. Hristofyas, Sayın Talat’ı bu çizginin de altına çekmeğe çalışırken Sayın Talat’ın, “egemenliğin altını doldurmak, kurucu devlet deyimini güçlendirmek, gündeme alınmaması gerekirken alınmış olan ‘Güvenlik ve Garantiler’ yanlışından kurtulmak” gayreti içinde olduğu anlaşılmaktadır. Hristofyas bu nedenle Talat’a “içeride başka, dışarıda başka konuşuyorsun” derken Talat’ı gerçekçi olmaya davet etmektedir. Hristofyas’a göre gerçekçilik, Sayın Talat’ın tek halk, tek egemenlik, tek devlet çizgisinden ayrılmaması ve 1960 Cumhuriyetinin Anayasasının tadil edilerek sonuca gidileceğini kabul etmesidir. Hristofyas Sayın Talat’ı henüz tam istediği çizgiye çekememiş olmalı ki “felsefelerde uyum yok” demektedir. Hristofyas’a göre “gerçekçi yaklaşım veya felsefe” Kıbrıs meselesinin 1974’de başlayan bir işgalin devamı olduğunun kabulü ve meselenin hal çaresi de işgalciyi adadan çıkararak, bir Rum cumhuriyetinde Türk azınlığa tatmin edici haklar verilmesidir. Klerides’in dediği gibi, Rum tarafı bu prensip için yıllarca konuşur fakat “Meşru Kıbrıs Hükümeti” olgusundan taviz vermez, gerekirse savaşır da! Hristofyas’ın “egemenliğimiz Kuzeyi ve Kıbrıs etrafındaki doğal kaynakları da kapsar” diyerek efelenmesi boşuna değildir. Devamlı surette çılgınca silâhlanmanın da arkasında Klerides’in “uğrunda savaşılır” dediği prensip meselesi yatmaktadır.

1968’den bu yana kesilip yeniden başlayan “toplumlararası müzakereler”i Talat-Hristofyas görüşmeleri ile yeniden yaşamaktayız. Ortaklık devletini yıkan Rum ortak “meşru hükümet” mertebesine çıkarılmış, AB üyesi yapılmış, Kıbrıs’ın mutlak hâkimi konumunda olduğu sürece bu mesele, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti feda edilip, halkımız ‘korunmaya alınmış azınlık’ statüsünü kabul etmedikçe, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da “adil ve kalıcı” bir şekilde halledilemeyecektir.

İki taraf arasında derinliğine bir güvensizlik ve vizyon/felsefe/görüş/hedef ayrılığı devam ederken liderlerin karşılıklı güvene/samimiyete/vizyon birliğine dayanan federasyon formülü üzerinde görüşmelerinin hiç bir anlamı yoktur.

Kıbrıs’ın 1955’lerden itibaren fiilen başlayan fakat kökü 1825’lere kadar uzanan gerçekleri karşısında aklın, mantığın ve insafın gerektirdiği hâl çaresi Çek-Slovak modeline dayalı bir hâl çaresidir. Uluslararası Antlaşmalarla meydan gelmiş olan, iki eşit halka (cemaat dense de) dayalı bir ortaklığın tümüne sahip çıkmak için ortaklığı kan akıtarak yıkmış olan tarafa “Kıbrıs senindir” anlamına gelen “meşru hükümet” unvanını yakıştırmakla tıkanmış olan “müzakere yolu ile meseleyi halletme” şansı ancak bu yanlıştan vazgeçmekle elde edilebilir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu yanlışın reçetesidir. İki devletin var olduğu, iki halkın yaşadığı bir coğrafyada bunları tek’e indirerek “adil ve kalıcı hâl çaresi” peşinde koşmanın bir sonuç vermeyeceğini yaşadığımız yıllar kanıtlamıştır. Kıbrıs’ta federasyona gidilecekse, önce konfederasyondan (iki ayrı eşit devletin ortaklığından) başlamak gerekir. Federasyonun gerektirdiği müşterek vizyonun oluşabilmesi için ise aradaki güvensizliğin yerini karşılıklı güvenin ve samimiyetin alması gerekir. Bunun da mümkün olabilmesi için Rum tarafının 1963-74 arasında Kıbrıs Türk ortağına yaptıklarının faturasını hiç çekinmeden ve yapılanları “sorumsuz kişiler” üzerine atmadan ödemesi ve Rum gençliğine bu olaylarda Türklerin nefis müdafaasında bırakıldığını, yapılanların Enosis için planlanıp Rum liderleri tarafından yönetildiğinin açıklanması ve var olan Türk düşmanlığının ortadan kalkması için gerekenin yapılması kaçınılmazdır. Bu da zaman alacaktır. Bunlar yapılmadan %65 Rum’un “Türklerle bir arada yaşamayız” deyip, Kıbrıs meselesinin 1974’de işgal ile başlayan bir mesele olduğuna inanıldığı bir ortamda iki tarafı yapay bir anlaşma ile bir araya getirmenin sorumluluğunu, gün gele, adada kan gövdeyi götürdüğünde, kimse omuzlayamayacaktır. 
Yazarın Diğer Yazıları